Aldırma!
- Kemal Ağca
- 13 Aralık 2020 - 17:52
- 5 dk okuma süresi
- -
- 7
Yoğun nüfus kalabalığına sahip olan İstanbul'un, her sabah erkenden muhtelif işleri için iş yerlerine gitmek üzere metro istasyonuna gelen insanlarından bir çoğuna yüz aşinalığı kazanmak neredeyse olağan. Telaşlı adımlar, akbilinin yeterli olup olmadığını tedirginlikle tahmin etmeye çalışanlar, işe geç kalmamak için bir sonraki tren seferine kalmamaya çalışanlar, o derin uğultu ve ılık rüzgar, her seferinde dedektör cihazından geçerken sanki uygunsuz bir şey taşıyormuş gibi suni bir tedirginlik yaşayanlar, alışıp umursamadan dedektör cihazından geçip gidenler, yürüyen merdivenleri koşarak inenler ve çıkanlar, yürüyenler için ayrılan kenarda bekleyenler...
Bütün bunların yanında vardiya vakitlerinde değişen, kimi kadın kimi erkek değişik kişilerden oluşan güvenlik görevlileri de bu keşmekeşe ve bu sanki ezelden başlayıp ebede kadar sürecek gibi görünen yolcu akışına alışmış görünüyorlardı. Belki ara sıra da olsa gelip geçenlerden kendilerine bir selam verilmesini, bir "Kolay gelsin" temennisini ya da lafta da kalsa bir "Nasılsınız?" sorusunu bekliyorlardı. Belki de bunların hiç olmamasını, insanların ilgi ve samimiyetini istemiyorlardı. Sadece güvenlik için gerekli önlemleri alıp insanları ve etrafı gözlemlemek, herhangi bir olağanüstü durum için tetikte olmak, mesailerini bitirip evlerine gitmek istiyorlardı. Bu iki ihtimal de olabilirdi. Fakat belki de onlar her ne kadar insanlardan samimi davranışlar bekleyip mukabele etmek isteseler de amirleri ve görevleri buna müsaade etmiyor olabilirdi. Her şey olabilirdi ve hiçbir şey de olmayabilirdi.
Belki güvenlik görevlileri istasyonun koridorlarında yankılanan, sokak müzisyeninin icra ettiği müziği uzun süre dinlemenin zevkini yaşıyorlardı. Ya da belki bundan sıkılıyorlardı. Gelip geçenlerin çoğu da sokak müzisyenine karşı tepkisizdi. Belki müziğin türünü beğenmeyenlerdendiler. Belki enstrüman hoşlarına gitmiyordu. Ya da belki enstrümanı da, sanatçının sesini de hoş buluyorlar, ama vakitleri olmadığı için koşar adım önünden geçip gitmek durumunda kalıyorlardı. Belki içlerinden birkaçı veya çoğunun içinden, "Keşke biraz vaktim olsaydı da durum dinleseydim." düşüncesi geçiyordu.
Müzisyen gerçekten de işinde iyiydi. Hatta o saçma ve kısır olan, birbirinin neredeyse aynısı olup sadece kelimelerin yeri ve melodisi değişen, ahenk ve nağmeden uzak yeni nesil "şarkıcı" bozmalarından bin kat iyiydi. Çok iyi çaldığı bir gitarla eski türküleri ve şimdilerde nostalji sınıfına koyduğumuz şarkıları çok güzel okuyordu. Sesinde bir memleket rüzgarı, bir samimiyet seziliyordu. Şüphe yok ki sadece şarkıcı değil, gerçek anlamda sanat icra eden bir sanatçıydı. Gitarını ve mikrofonunu bağladığı hoparlörün önüne gitar kılfını sermiş, geçerken birkaç duyarlı dinleyicinin bıraktığı bozuk paralara aldırmadan devam ediyordu. Belki orada işe geç kalma pahasına sokak müzisyenini birazcık daha dinleyen birisi de vardı...
Turnikelerle sokak sanatçısı arasında yirmi adımdan fazla vardı ve ben o yirmi adım boyunca bunları düşündüm. Kadının tok, saf ve prüzsüz bir sesi vardı. Özellikle türkülere çok yatkındı. Belki bu yüzen sesi türkü söylerken, içine modern müzikten sıkıştıranlarınki gibi eğreti durmuyordu. Turnikelerden geçip merdivenlere yöneldiğimde hatırladım. Ben bu kadını daha önce de görmüş ve yine böyle bir koşuşturmada kısacık misafiri olmuştum. Dönüp sanatçıya baktım, gözlüklerini de görünce hatırladım. O yine çalıp söylemeye devam ediyordu...
Metroya binip iş yerine vardığımda o sokak sanatçısını bir süreliğine unutmuştum. Yine işin o sıkıcı ve mantıksız işleyişi bütün günümü yiyip bitirirken, ben hiç takılıp kalmamam gereken şeylere kafamı gömüp kendimi bunaltıyordum. Günün yarısından sonraki bir kısmında dilime bir Alevi türküsü takıldı. Sözleri yüksek perdeden olmayan samimi, halktan ama melodisi ve vurgusu öğüt veren bir tonda olan...
"Her nereye baksam yolum dumandır
Pirim bana küfür etse imandır
Zincir boynum sıktı halim yamandır
Açılın kapılar Şah'a gidelim..."
Türküyü mırıldanırken aklıma metro istasyonunda ve daha önce de yine metro istasyonlarında denk geldiğimi hatırladığım o sokak sanatçısı geldi. Bu türküyü ondan da dinlemiştim. Nasıl yapıyordu, nasıl bir cesaretti veya nasıl bir aşk ile yapıyordu işini hayret ediyordum. Demek ki insan yaptığı şeyi sevince ve severek yapınca ne şartlar ne de insanların tepkileri umrunda olmuyordu. Ne bir yergi ne de bir takdir beklemiyordu ve bunlar olsa bile yine işine devam ediyordu. Sesininin tonunu, yorumunu veya tarzını sevmek ya da sevmemek onda hiçbir etki uyandırmıyordu. Aldırmadan devam ediyordu...
Yine işime döndüm ve türküleri de sokak sanaçtısını da unuttum. Yine iş gününün ve işleyişin yoruculuğu, sıkıcılığı, intihar veya isyan isteği uyandırıcılığı beni kuşatmıştı. İnsan sevdiği işini yapmalı ya da işini severek yapmalıydı. Benim sevdiğim iş, ejderhanın koruduğu kalede esir tutulan prensesti ve yaptığım iş, elinde kırbaçla başımda bekleyen acımasız gardiyanların olduğu taş ocağıydı. Mesai bitimine yaklaşmıştım ve son işleri bitirip çıkmaya hazırlanıyordum. O gün de yine filmlerdeki gibi sıradışı bir hadise gerçekleşmedi ve sıradanlığın olabildiğince yoğun olduğu, ölümüne sıradan bir şekilde mesaimi bitirip eve dönmek üzere metro istasyonuna yöneldim. Merdivenlerden inerken yine o sesi duydum. Gitarının melodisiyle birlikte kendi sesi koridorlarda yankılanıyordu. Yine bir türkü, hem de çok sevdiğim bir türküyü seslendiriyordu...
"Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban..."
Öyle ki türkünün sözlerine mi yoksa hikayesine mi dağılayım bilemedim. Sanatçının yorumu ve tarzı ile daha bir güzelleşiyordu türkü ve benim içinde yüzdüğüm duyguların üzerinde tatlı bir rüzgar eşliğinde bir yelkenliyle geçiyordu Abdurrahim Karakoç...
Bu sefer sanatçının önünde üç beş kişi durmuş kimi video çekiyor, kimi de mest olmuş şekilde dinliyordu. Gözlerimdeki buğular soğuk hüzün dalgasının etkisiyle yağmur olup yağmadan metroya varmak istiyordum. Geçerken gözüm belli belirsiz sanatçıya takıldı bir anlığına. İnsanlar yürürken duraklıyorlar, video çekenler çekmeye devam ediyorlar ve dinleyenler de dinlemeye devam ediyorlardı. O yine türküyü ve kendisini dinleyenlere aldırmadan devam ediyordu...
* * *
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Belki birkaç ay, belki daha az veya daha fazla. Zamanın ne kadar geçtiği hiç önemli değildi. Ben de sokak sanatçısı gibi artık sevmediğim bir işi yaptığım halde, yapmayı sevdiğim şeylere daha fazla zaman ayırıyordum. Hikaye yazıyordum, şiir yazmaya çalışıyordum. Zaman geçti, yazmayı sevenlerle buluştum. Yazmayı isteyenlerle konuşup yazmaları sevmeleri için çabaladım. Hayatta her ne kadar insanı mutsuz eden şeyler olsa da insan bunlara aldırmadıkça ancak mutlu olabiliyordu. Anladım ki zaman ayırmak, rahattan feragat etmekle oluyordu. Ve mutluluk, hiçbir sıkıntı ve derdin olmaması değil, bunlarla mücadele ederek bulunabiliyordu...
Bu sabah yine metro istasyonuna giderken karşılaştım onunla. Gönülden selamlaştık. Durup birkaç saniye tebrik etmek, takdir etmek istedim. Sonra vazgeçtim. Benim onu tenkit için veya yermek için durmamla takdir ve tebrik için durmam onun nazarında bir önem arz etmiyordu. O sadece işini yapıyordu. Her geçen gün daha iyi bir şekilde yapıyordu. Yine çok sevdiğim ve her duyduğumda beni ağlatan bir türküyü söylüyordu. Dert geldiyse gelmiştir, aşılamayan dağın etrafından dolaşılır, sönmeyen ateşe uzak kalınır ve kader başa geldiğinde rıza gösterilir diye öğüt veren bir türkü ve yine uzaklarda bir yelkenlide bana bakıp gülümseyen Abdurrahim Karakoç...
"Hayat böyle bu gemide
Eskiler yiter yenide
Beni değil kendini de
Unutursun Mihribanım"
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar