Aşık Olan Neden Çay Sever?
- Abdullah Kurt
- 28 Nisan 2018 - 08:07
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Çarşamba günündeyiz. İkindi vakti gibi bir vakit. Gri bir gün. Ne öğlen gibi ne de akşam. Varlık ve yokluk silsilesinde acayip bir yolculuk.
Yeni bir kitabı bitirme niyetiyle aldım sahafçının tozlu raflarından. Nihayetinde sonu da yine tozlu raflar olacak maalesef. Ama bu defa özgür değil benim olacak. Hatta sayfaları yaralı ve aralarında şahsıma ait korsan cümleler olacak. Okuduğum kitapların satır aralarına notlar almak, yazarın bakar mısınız ricasına nasıl yardımcı olabilirim demek gibi bir şey. Bir gün okuduğunuz yazarlara bakın. Hangisi bir rica da bulunsa muhabbetle icabet edebileceksiniz. Ve vazgeçilmezi kitapların; çay.
Çay için uzun paragraflar ayrıldı kitaplarda. En kaliteli oyunculara en kaliteli replikleri verdiler çayın ehemmiyetine binaen. Çayın hikayesini yazdı yazabilen, içti içebilen. Yaz aylarında hararete deva, kış aylarında soğuğa. İlkokulda renklerin karışımından hangi rengi elde edeceğimiz öğretilirdi hala gayesini fehmedemediğim iş eğitimi derslerinde. Hepsini öğrenmiştik neredeyse bir tanesi hariç. Kimse demedi siyahın renksiz bir nesneyle kavuşmasıyla kırmızının var olacağını. Siyah çay yaprakları ve rengi olmayan su.
Devasa aşkın başkahramanları çay yaprağı ve su. Renksiz yağmurların akın ettiği topraklarda yetişmek için toprağa defnedilen küçük tohumlar, karanlık günlere hapsedildi bir süre. Zaman beklemeye koyuldu ve ilk damlalar düştü toprağa. Toprak bir anne şefkatiyle narince yumuşattı yağmuru göğsünde. Şefkate hasret yağmurlar üst üste düştü toprağa. Bağrına bastı her birini toprak. İçinde beslediği tohuma yeni bir arkadaş. İlkokul aşkı gibi taze ve saf bir dostlukla başladı her şey. Zaman mazeretsiz yoluna devam ederken acı gerçeği yaşattı tabiat ana. Ayrılığı tattırdı her sevdalıya olduğu gibi. Tohumlar büyüdükçe yağmur kurudu. Çatladı tohum sabrından. İçindeki sır yeşillendi. Özledi yağmurunu. Hasretle yardı önce toprağı. Bir yağmur daha geldi toprağın yarıklarından. Baktı semadan geliyor yağmur. Yükseldi semaya varabilmek için tohumluktan çıkan yaprak. Her yükselişte vuslat var. Artık yeşilliğin zirvesine vardı yapraklar. Güzelliğine hayran kalan yağmur vakitsizce gelip süzülür teninde yaprakların ve yine vakitsizce giderdi.
Bir gün, yağmur sevdalısına kavuşmak için indi semadan. Tam yapraklarına değecekti ki kendini toprağın kucağında buluverdi ansızın. Dallar renksiz toprak yaralı. Bulamadı sevdalısını. Zannetti geri döndü toprağın içine. Toprak yaralı yavrusunu avuturcasına bastı bağrına. Orada da bulamadı yaprağını. Daha mı derindeydi acaba bu sefer. Daha derine inmek için daha sert geldi bu sefer. Semada bir deprem. Bütün bulutlar toplandı kaybolan aşkın tohumlarını aramaya. Bundan sonra yağmur hüzünlü yağacaktı. Belki de gidecek, uzun bir süre gelmeyecekti.
Acılı günlere gark olan yapraklar. Tek tek koparıldı gövdesinden. Bilmediği bir dünyadaydı. Taştan ve demirden bir hayatın içinde. Yağmura olan aşkın cefasını çekmeye başlayacaktı. Kızgın güneşin altında çarmıha gerilmekten daha zalimce nasıl işkence olabilirdi ki. Bir aşkın en ağır bedeli, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Önce yeşilliğini ölüm sarısına teslim etti yaprak. Damarlarından çekildi yağmurun hatıraları. Un ufak dercesine parçalandı zamanla. Renkli paketlere kapatıldı. Hava dahi alamamacasına. Beklemek, yapılacak en çaresiz eylemdi artık.
Ve yağmur; günlerce durmadan aradı yittiğini. Ne olduğunu anlamadan şekilli nesnelere hapsedildiğini sonradan fark etti. Düştüğü yer toprak değildi artık. Ve yağdıkça birikti. aşkın son demlerine mi gidişti bu acaba.
Aşkın Cefası;
Yaprak paramparça olmuş bir halde nerede olduğunu bilmediği bir yerden yine nerede olduğunu bilmediği bir yere gelmişti. Havasızlık onu iyice kurutmuş, sevdanın son renginden aldığı renkle hayatta kalmıştı. Artık siyahtı. Nihayet bir gün ışığı süzüldü üzerine. Keşke süzülmeseydi o ışık. O kutu hep kapalı kalsaydı keşke. Işıkla birlikte onun kokusunu aldı. Ama bu sefer koku eskisi gibi saf değildi. Bir şeyler ters gidiyordu. Hafifçe süzülmeye başladı önce küçük bir cam bardağa. Döküldükçe döküldü. Karşılaştığı manzara bir suyun nasıl öldüğünü ona acı acı öğretmişti. Demir bir nesneden çıkan duman da suyun kokusunu çoktan almıştı. Biliyordu içinde suyun olduğunu ve çaresiz hareketsiz katliamını izledi sevdalısının.
Yağmur, biriktiği yerden çıkıp demir bir nesneye döküldüğünü farketti. Önceleri soğuktu her yer üşüyordu. Toprak anayı özledi. Burası bağrına basar ısıtır mıydı acaba onu diye düşünüyordu ki ısınmaya başlamıştı. Bu önceki ısınmalara benzemiyordu. Canı yanıyor. Isındıkça ruhunu kaybetmeye başlıyordu. Ufak bir delikten süzülmeye koyuldu ruhu. Süzülürken farketti. Yan tarafında cam bir hapishane içinde sevdalısı. Yırtınırcasına geri dönmeye çalıştı heyecanlandı yerinde duramıyordu. Deli gibi çırpındıkça daha çok canı yanıyor ruhunu teslim ediyordu.
Büyük Vuslat;
İki aşık için ölüm bari beraber olsundu. Su ruhunu teslim etmiş yaprak kendinden geçmişti. ve yağmur yağarcasına, çiçekler açarcasına son dualar kabul olmuştu. Yaprak yerinden alınmış suya doğru ilerliyordu. Aşkın en ateşli anında bu sefer yaprak yağmuruna düşmeye başladı. Her zerresi toz toz yayılarak düştü suyun üzerine. Ve aniden bir durgunluk oldu. Su ruhunu teslim etmiyordu o an. Vakit yapraktaydı. Sevdadan kalan son rengini, yaşama ümidini suyun çektiği işkenceleri hafiflete hafiflete suya teslim etti. Su kavuştuğu sevdalısına sıkıca sarılırken yaprak ruhunu çoktan teslim etmişti. Suya kalan ise sevdanın o kızıl rengi kanıydı. Ve ateş durdu su duruldu. Artık ne eski sadeliği ile su, ne de o yeşilliği ile yaprak kalmıştı.
Bu yüzden aşık olan bu yüzden çay içer. Lakin biz ihanet ettik, aşkın sıcaklığını soğutup dökmeye başladık. Bir bardakta yatan çayı basite almayın. Aşkın derinliğine çöken o yapraklar belki de yaşamaya dahi göze alamayacağınız bir aşkın nihayetidir. Aşkı üç harfe sığdırdık. Aşkı da çaya. İçebilene önce aşk sonra afiyet olsun.
Yorumlar