Başörtümüz Eski Bir Yük mü Oldu?
- Esra Çakan
- 20 Ağustos 2024 - 11:40
- 4 dk okuma süresi
- -
- 6
Şöyle bir durup yaşantıma baktığımda kaçırdığım namaz vakitlerinin zor şartlardan ziyade konforlu anlara denk geldiğini, biraz da irkilerek, fark ettim. Buradan yola çıkıp düşünmeye başlayınca da üzüldüm elbet fakat şaşırtıcı da bulmadım. Şöyle dedi içimden bir ses:
Zorlu dönemlerde insan hep daha tetikte durur. Süreç rahata evrilip gevşeme başladığında ise nefs, insanı çok daha kolay kumanda eder. Normal şartlarda hassasiyet gösterilmeyecek bir mevzuda bile zorlama hali tersi bir direnç oluşturabilir.
Yani bazı durumlarda oluşan direncin asıl dayanağı, düzlüğe inilip toz duman dağıldığında kendini gösterir.
Başörtüsü de biraz böyle oldu gibi geliyor. Çok zor günler görüldü. Fakat direnç oluştu. Çok tahribata sebep olan o zorluklar örtünmenin kaidelerini tahrip edemedi. Direnemeyenler oldu fakat kimse bunu 'böyle de olur, nolmuş' şeklinde bir düşünce ile savunmadı. Aksine insanlar, 'ben beceremedim, yenildim, nefsim galip geldi...' şeklinde sebeplere bağlanabilecek bir kusur olarak görürdü. Kusur, dönemsel sebeplerde değildi, kişinin kendisindeydi. Bu böyleydi. Ben yaptım, bu eğri artık doğru oldu anlayışı yoktu. Eğri orada doğru buradaydı. Bunların hiçbiri benim mücadele şeklime, vardığım, varamadığım sonuca göre değişmezdi. Değişebilir olan bendim. Aşağı yukarı hareket edebilir olan bendim. Amaç doğruya ulaşmaktı, onu nefse yaklaştırmak değildi.
Şimdi kimse karışmıyor. Fakat bir tahribat var. Kaideler parça parça tahrip ediliyor. Bu bir vakıa.
Öyle oldu ki bariz şekilde ortada olan yanlışa yüksek sesle 'bu yanlış’ demek; 'bu böyle yapılmak zorunda' demek; modası geçmiş, bayat, hatta neredeyse kötü niyet barındıran bir şey muamelesi görmeye başladı. Üstelik seneler evvel başörtülülerin ensesinde boza pişirenler, hiç karışmıyor bu alana. Bizden onlara sıra gelmiyor çünkü. Bunu kendi kendimize yapıyoruz. Artık eğri de doğru da gezgin. Altlarına tekerler koyduk. Dilediğimizce çekip itebiliyoruz. Bunlar hakkında karşı kelam edebilmek ise bir cür'et meselesi.
Tabi bu konuşulamama hali buraya direkt gelmedi.
Meselâ bazı erkek arkadaşların bir zaman bıktırana kadar süren didiklemeleri…
O kadar çok ait olmadıkları bir alanda serbest atış yaptılar, o kadar çok her minik ayrıntıyı sohbet mevzu yaptılar ki kocaman 'tesettür bu değil’ tınılı cümle yığını oluştu. Şimdi kritiği dile getirmek için o yığını aşmak gerekiyor.
Bir de bahsettiğim zor dönemin getirdiği otomatik başkaldırı halinin lezzetini almış olmak var. Bu kısım bir dönem başörtüsü için mücadele etmiş ablalarımın, bugün tam tersi istikamete doğru koşuşunu da biraz izah eden bir şey. Bu, dönemin baskı halinin getirdiği bir tahribat olduğu gibi tamamen nefsi bir hâl de olabilir. İki ayaklı yani. Çoğunluğa uyumlu olmak sıkıntı vermeye başladığında, topluma(özellikle de kendisine karşıdan baktığını düşündüklerine) ‘benim falancadan farkım var' demek isteği ortaya çıkmış olmalı. Toplumsal genel kabulleri sorgulama otomatiği de denilebilir. Burada neye başkaldırıldığı sorgulanabilse bence o bahsettiğim iki ayak birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Konuşarak hallolabilir. Fakat dert burası zaten.
İnsanların, hatır için aşk için mahalle gerekliliği vb sebeplerle kapanmaya ikna edilmiş olması hali de var tabi. Bu ikna, kişi yere biraz sağlam bastığında suniliğinin acısını illa çıkartıyor. Bunu genellikle, 'ben de zamanında böyleydim şimdi iyileştim’ der gibi yapıyor ve bu tarz bir duruşun karşısına geçip konuşulan her şey eskisinden gelmiş ezberler olarak kifayetsiz kalıyor. Çünkü bağlam yanlış. Fani bağlamlarla ilişki kurulmuş bir hâl ilk fırsatta kendi fabrika ayarlarına kaçmak istiyor. Onu oraya bağlayan şey bir fani mecburiyetmiş ve o mecburiyet bağı da kopmuş. Burada denilebilecek bir şey de yok aslında.
İlk anda göz önünde olan dış etkenler bunlar gibi görünüyor fakat asıl mesele bunlar mı gerçekten emin değilim. Yani bütün bunlar tek başına bu kadar zarar verecek kadar güçlü mü? Yoksa temel mi fazla zayıfladı? Bu, her rüzgarda sallanıp durmanın sebebi bu mu?
Tesettürümüz, Allah'ın buyruğu değil de günün şartlarına göre vazgeçilebilir bir eski alışkanlık olarak mı kabul görür oldu? Şartlar zorladı diye bir şeylere engel oluyor diye ya da daha hafif çeldiricilerle karşılaşıldığında gözden çıkarılabilecek bir eşya, bir dekordan bahseder gibi mi bahsediyoruz artık örtümüzden? Müslüman bir hanım için tesettürsüz olmak bir günah, kayıp, eksik değil de sadece bir tercih mi? Kaybetmeyi göze alamadığımız daha önemli/öncelikli daha olmazsa olmaz şeyler mi var?
Dünya değişti ve başörtümüz bunca değişime yetişmek için koşmamızı engelleyen eski bir yük mü oldu?
Biz bu halde iken, biz bile ‘çok da şey değil’ der gibi yaşıyorken evlatlarımız örtünmenin bir tür seçenek değil bir mesuliyet olduğunu nasıl öğrenecek? Acaba biz onlara rehber olacakken onların gençliğine tutunup kendi nefsimizi mi eyler olduk?
Ayrıca,
Bizi en çok rencide eden mesele: sanki erkeklerin hiç mesuliyeti yokmuş gibi sadece kadınları mevzu edip durmalarıydı. Evvela kendilerine baksınlar dedik/diyoruz ve haklıyız. Yalnız, sonra bu serzenişi kendi eksikliklerimize kalkan etmeye başladık gibi oldu. Mesele ortada durmaktan uzaklaştı. Oysa haklılıklarımız mesuliyetlerimizi ortadan kaldırmıyor. Biz de bi dönüp kendimize bakmalıyız artık. Zira bu halimiz hem bizim için hem de yetiştirmekle sorumlu olduğumuz nesil için hiç iç açıcı değil.
Etiketler
Yazar Hakkında
Esra Çakan
Laf söyleyen balkabağı
Yorumlar