Edebiyat

Belli Belirsiz

  • 3 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Belli Belirsiz

“Senin her şeyi yok sayman bendeki aşkı bitirir mi? Bitirse daha iyiydi ya neyse” dedi Sitare.

Ali hiçbir şey yokmuşçasına devam edecekti hayatına. Sitare’yi tanıdığını bile unutacaktı neden sonra? Oysa Sitare kim bilir kaç kez dinlemişti Leyla ve Mecnun’u. Her dinlediğinde düşünmüştü Mecnun olmak mı daha zor yoksa Leyla olmak mı diye? Aşkı hayallerine sığdırmaya çalışmıştı da o, koca, dev bir şekle bürünmediğinden yarım kalmıştı hayalleri. Şimdi, Ali vardı. Daha doğrusu bir zamanlar Ali vardı. Şimdi yok.

“Yok mu ki?” dedi birden iç çekerek.

Keşke gidişi ile bitmiş olsaydı her şey; hiç gitmemiş olması daha evlaydı ama gitmişti. Aralarında anlam köprüleri kurulamayınca birbirlerine ulaşamamışlardı işte. Gerçi Ali için her şey bir eğlenceden ibaretti. Sitare de öyle kaldı. Mutsuzluğuna, terk edilmişliğine bir anlık şifa oldu o kadar. Ali’nin nezdinde söylenenler bu kadar basitken Sitare ne sancılara maruz kalmıştı kalbine bir anlık yenilmesiyle.

Ali demek aşk demekti Sitare’ye göre. Aşk demek “ah” demekti. Ah dedi Sitare. Böyle olacağını bilsem de kaybeder miydim kendimi Ali’de?

Cevapsız kaldı bu soru. Ne evet olabilirdi ne de hayır. Ali’yi hiç tanımamış olmak… Aman Allah’ım ne büyük kayıp olurdu, dedi. Muhteviyatı çokça acı barındırsa da bünyesinde, Ali ona çok şey öğretmişti. Güne onunla uyanmak, yüreğini onun kadife sesine bırakmak, saatlerce çatık kaşlarını izlemek ona çok şey öğretmişti. Sevdayı ondan öğrenmişti. Şayet Ali’yi tanımamış olsaydı sevdadan mahrum kalmış olacaktı.

Ama sorunun cevabı evet de olamazdı. Ali gitmişti. Renkli dünyasına dalmıştı. Karac’oğlan misali yeni mısralar dizmeye başlamıştı, birbirinden farklı kaç gönle dokunacaktı da hangisinde son bulacaktı gezisi kim bilir?

İşte böyle böyle sevda kuyusuna düşmüştü Sitare. Sırılsıklam kalmıştı ortalarda.

Ali ile Sitare her gün aynı göğün altında uyandılar. Aynı güneş selam verdi her doğuşunda. Ama bambaşka iki dünyaydı artık ikisi.

Ali her sabah uyandığında yeni rüyaların kollarına atıyordu kendini, Sitare ise gözünün önünden gitmeyen Ali’nin sureti ile dost olmuştu çoktan.

Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Bir haber geldi Ali’den. Rüyalarını gerçekleştirme yoluna ilk adımını atmıştı Ali. İçindeki sızıyı gidermek için başka bir sızının ocağına kurulmuştu. Ellerinde artık başkasının elleri vardı. Gözlerinde başkasının gözleri.

İçindeki sızıdan kurtulma yolunu bulmuştu kendince. Sitare ile ilk tanıştıklarında kurduğu bütün gerçekçi cümlelerinin altına imzasını atmış; kalbini değil aklını yanına katmıştı.

Arada bir de kalbini unutmamak için şiirler okuyordu. Aradan geçen zaman Ali’yi de tesiri altına aldı. Zaman tüm insanlara yaptığını Ali’ye de yaptı elbette. İlkin şiiri bıraktı. Sonra gökyüzüne bakmayı. Sonra mazlumlara ses olmayı bıraktı.

Ali öyle bir hal aldı ki Sitare ile karşılaşsalar Sitare onu tanıyamazdı. Ali artık Sitare’nin Ali’si değildi.

Ama Sitare aynı Sitare. Gözü kitap raflarından başkasına kapalı, gönlü Ali ile gök derya olmuş.

Bir gün yine şiir satırlarında gezinirken Ali geldi gözünün önüne. “Mutlu muydu acaba? Yine şiirler okuyor mudur ya da aynı yazarın tüm kitaplarını alıp ilk hangisini okusam diye kararsız kalıyor mudur? Yaşadığı çağ ile hâlâ inatlaşıyor mudur? Asr suresini hala çok seviyor mudur? Ya da Zarifoğlu’na özeniyor mudur hâlâ?” dedi.

Ali yüreğinde kalmış koca bir ah, gözlerini tüm dünyadan kaçırma sebebi Sitare’nin.

“Yine de olsun” dedi Sitare. “O olmasa da kulağımda onun kadife sesinden dikili anıtlar ebediyen kalacak. Ali anlamasa bile onun çok sevdiği gerçekleri bile bozar sevda. Matematiği yanıltır mesela. İki kişinin varlığı; bir olur, sır olur, bir olanda saklanır.” dedi.

Tüm bu yaşananlardan sonra Sitare Leyla’ya mı yoksa Mecnun’a mı daha çok benzediğini düşünmeye başladı.

Etiketler
Hüzün Aşk Muhabbet hasret ızdırap

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap