Öykü

Bizi Unuttular...

  • 7 dk okuma süresi
  • -
  • 2
Bizi Unuttular...

“Unuttular bizi abi...” dedi. “Bizi unuttular be abi...”

Sustum... Başım önümde, pişmanlığın fayda etmediği bir dakikada suçu sabitlenmiş birisi gibi sustum. Cevabım yok, zira onları da yuttum. Kirli elleriyle gözyaşlarını sildi ve cebinden bir kağıt çıkardı. Kağıt hırpalanmış, eski ve birisinin neden cebinde taşıdığını sorgulatacak bir şeydi. Kağıdı suratıma doğru kaldırıp salladı. Baktım, gözlerime bakıyor. Akan yaşlar yanaklarından süzülerek kalbimin ortasında bir göl oluşturuyordu. O sadece bakıyordu. Bakışlarında her türlü duyguyu görmek mümkündü. Acı, sitem, imdat, hesap sorma ve nefret... Başımı tekrar eğdim.

“Bak abi Allah aşkına bak!” dedi.

Başımı kaldırıp yüzümü ondan yana çevirdim. Ama gözlerimin bunu yapacak cesareti bulmaları kolay olmadı. Kağıda baktım, onu almam için uzatıyordu. Elime aldım, kırışıklıklarını nazikçe düzeltmeye çalışarak katlarını açtım. Yazılar epeyce silinmişti lakin bir resmi belge olduğu anlaşılıyordu. Yer yer mürekkepler terden ve daha bir çok şeyden dolayı kağıtta yazıdan ziyade lekeye dönmüştü. Kendimi zorlayarak tenekedeki ateşin ışığında inceledim. Bu bir diplomaydı. Katları daha fazla açmaya çalışırken bunun bir değil, iki kağıt olduğunu anladım. Birbirlerine neredeyse kaynamış ve ayrılmalarının imkansız olduğunu düşündüğüm kağıtları yine nazikçe ayırmaya çalıştım. Daha fazla zorlarsam yırtılacaktı. Ama ben görmem gerekeni görmüştüm. Bu bir üstün başarı belgesiydi. Bir diploma ve bir başarı belgesi... İyi ama böyle bir gencin cebinde bunların olması?...

Biraz şaşkın, biraz da anlamsızca başımı iradesiz biçimde kaldırıp yüzüne baktım. Bakışlarımdan anlamıştı neler hissedip neler düşündüğümü. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu ateşin önünde. O da bana bakıyordu. Ama bana daha önce hiçkimse böyle derin bakmamıştı. Gözleriyle konuşmak... Güldü sonra, hem de öyle bir kahkaha attı ki. Elindeki tinerle ıslatılmış çaputu suratına bastırıp gözlerini kapadı ve derince bir soludu. Bir dakikaya yakın öylece baygın bakışlarla ateşi süzdü. Derken yine ağlamaya başladı. Hıçkırıkları ateşin alevleriyle uyumlu gibi geldi bana...

“Yaaaa....” dedi. “Bak güzel abicim gördün mü? Sen bile şaşırdın değil mi?”

Yine sustum. Demek için dilime gelen ne varsa hepsini zihnimden silip kovdum. Öyle riyakar ve samimiyetsiz cümlelerdi ki... O devam etti ağlamaya. Ağlıyordu ama bir yandan da yüzünde bir gülücük bariz görülüyordu. Gözyaşları kirli ve seyrek sakallı yanağından akarken, o dişleri görünecek şekilde gülümsüyordu. Acıya gülmek...

“Hani bir laf vardı ya abi.” dedi. Durdu biraz, ateşi izledi, yutkundu. “Unutulanlar, unutanları asla unutmazlar...”

Klişelere olan düşmanlığımdan bu sözü söylemesine çok da ehemmiyet vermedim fakat öyle bir yorum yaptı ki bu klişeye, o andan sonra bu sözü çerçeveletip duvara asabilirdim artık. Derin derin bakarak yine yaşlar akan yüzünde bir acı gülüşle karşımdaydı. Aaah! O yarinin bakışında boğulduğunu söyleyen şair bozmaları şu bakışta bir kulaç atmaya cesaret etselerdi ya...

Sırf oradan geçerken bana zarar vermesin diye selam vermiştim. Korktum ondan hatta tiksindim, dışladım... Akşam saatinde Edirnekapı surlarının dibinde böyle birisinden korkmak gayet doğaldı ya. Çekindim işte ben de. Ona baktığımda düşündüğüm tek şey cüzdanım, telefonum hatta canımdı. Şimdi neler düşündüğümü anlatmaya kalksam ne zaman dayanır ne kağıt ne de kalem...

“Mevsimler bile şaştı be abi.” dedi. “Baksana abi yaz gelmiş, şu soğuk hala bizi bırakmadı. İnsan nasıl değişmesin? Biz de değiştik.. Lise diplomam o benim. Çok çabaladım. Ben pilot olmak istiyordum. E tabi para gerek. Aile desen varla yok arası. Anamı bilmem hiç, tanımadım. Ben çok küçükken ölmüş. Baba desen, başka türlü bilmeyi isterdim. Bizi bıraktı bir akrabaya, sonra çekti gitti. Arada sırada gelirdi de sonraları gelmez oldu. Son bir kere geldi ben ilkokulu bitirmiştim. Onda da işte bulaşmış pis işlere... En son içerideydi onu biliyorum. Şimdi nerede ne yapar bilmem. Adını hiç iyi ananı görmedim daha. Derken ben de okulu bitirip, dedim kafa var, derece desen almışım. Başvurdum birkaç yere netice çıkmadı. Bir iki yer bekle dedi, bekledim. Baktım daha çok bekleyeceğim, ben de beklemedim daha...”

Alt tarafı şerrinden emin olmak için sıcaklık gösterir gibi yapıp, hatta biraz özgüven gösterisi yapıp bana ilişmemesini sağlamaktı. Ama o buyur etti beni, bir çikolata uzattı kabul etmedim. Her ne kadar kendime kabullendiremesem de “çalmıştır şimdi bunu” diye zanda bulundum, almadım. “Gel otur abi soluklan yokuş çıkmışsın..” dedi ve oturuverdim, hala oturuyorum. Bir cesaretle, “madem oturdum az sohbet edermiş gibi yapıp kalkayım” diye düşünmüştüm. Dedim ki, “Neden bu tinere bulaştın? Zararı var biliyorsundur...” demez olaydım.

“Unuttular abi...” dedi tekrar. “Hem de öyle bir unuttular ki yok saydılar. Hayatımı şaştım abi. Dünyaya hiç gelmemiş gibi oldum. Ben de buna düştüm. Tinerci diyorlar, serseri diyorlar, hırzıs diyorlar, diyorlar da diyorlar... Ama en azından hatırlıyorlar abi...” dedi.

“Unutulanlar...” dedim. “Peki sen seni unutanları nasıl hatırlıyorsun? Yani sırf seni hatırlasınlar, unuttuklarından pişman olsunlar diye mi? Bir ceza mı bu?”

“Abicim sen aklı başında hisli birisin, belli. Sen şimdi bakıp beni görüyorsun. Ben bizi unuttular diyorum be abi. Benim gibi niceleri var. Elimizde imkanımız olmadı. Çabalamadık mı, isteyerek keyfimizden mi seçtik bu yolu? Allah şahit öyle bir şey olmadı. Bir eşyayı düşün. Attığın bir köşeye, çürümeye terk ettiğin... Bir zaman gelir o eşyanın, aletin kaabiliyetine ihtiyaç duyarsın. Lazım olur. Bakarsın ki paslanmış, bozulmuş, işlemez halde. İşte bu o eşyanın intikamıdır. Unutulmanın intikamı. Sana işini gördürmeyecek biçimde küsmüş, işlememeye yemin etmiş gibi...”

Artık bütün ön yargılarımdan sıyrılmıştım. Bu genç gözümde nice yaşam koçu denenlerden, nice kişisel geliştiren soytarılardan daha, daha yükseklerdeydi. Öyle yerlerden, öyle pencerelerden ele alıyordu ki meseleyi, ders almamak, dinlememek imkansızdı. Tehlikeli gördüğüm birisi tam da şu anda bana asıl tehlikeyi anlatıyordu.

“Yani abi bizi çürümeye terkeden bu millet bizden ne bekliyordu ki? Kimimiz iyice bozuldu. Yararlı olmamaktan zararlı olmaya geçti. Ben şükür, bin şükür ki bir mazluma zarar vermiş değilim. Benim gibi niceleri var böyle. Tinerci mi, esrarkeş mi, şöyle mi, böyle mi? Tamam ölsünler onlar diyorlar. Bin kere devlet dairelerine gittik. Dedik, bizi çekin bu hayattan. Bizi unutmayın. Bakın unutulunca biz zararlı oluyoruz...”

“O kadar haklısın ve o kadar güzel anlattın ki...” dedim.

O güzel anlatıyordu da kaç kişi bunları dinlemeye zaman ayırıyor, kaç kişi dinlese de anlayabiliyor ve kaç kişi anlasa bile çözüm bulmaya uğraşıyordu?

“Abi bu benim lafım değil. Görmüyor musun bir sürü maskara, soytarı en tepelerde, televizyonlarda, orada buradalar. Neden? Bizim gibi olmamak için. Sürekli hatırlanmak, göz önünde kalmak, gündem olmak için. Bizden ne farkı var? Temiz giyinmesi, parası olması, bir çatısı yada ailesi olması dışında ne farkı var? Zarar veriyorlar işte. En azından faydaları yok.” Durdu biraz, yine ateşi izleyerek soluklandı. “Gerçi o da bir zarar...” dedi. “Faydasız olmaktan daha büyük zarar mı var? Hatırlanmak, toplumda yer tutmak için neredeyse her şeyi yapacaklar. Şimdi bizi hor gören korkan insanlara bunu söylemek, anlatmak lazım abi. Adam sokakta yatıyor, çöpten ekmek topluyor, aç kalmamak için gasp yapıyor, çalıyor... Ben aç kalınca, bir şey bulunca yiyorum. Benim aç gezdiğim zaman tok gezdiğimden çoktur mesela. Vallahi abi... Aha bu çikolatayı birisi dükkanının camlarını sildirdi verdi üç beş kuruş öyle aldım. Nice zaman sonra gittim yarım ekmek döner aldım yedim. Karnım doyunca anladım abi camlar zaten temizdi!”

Belli belirsiz bir kahkahayla güldü sonra. Yiğidim, seni unuttuk, bizi hiç hatırlamasınlar... Unutulmayı düşündüm o an. Sonra çocukken bir gazetede okuduğum haber geldi aklıma nedense. Bilmem hangi savaştan kalma bir mermi patlamamış, kalmış öylece. Üç beş kişi çalışırken yanlışlıkla bir kazma darbesi patlatmış mermiyi. Hepsi oracıkta can vermişler. Merminin de unutulmaktan doğan öfkesini böyle bir intikamla almış olabileceğini düşündüm. Daha neleri unuttuğumuzu düşündüm. İnsanlığımızı düşündüm, dinimizi, imanımızı düşündüm, ruhumuzu düşündüm...

Biraz daha sohbet ettik. “Geç oldu kalkayım.” dedim, “Müsaade senin abi, yine gel ben buralarda olurum.” dedi. Cüzdanımdaki bir miktar parayı vermek istedim, kabul etmedi. “Para beni bozar, alıştırmayayım kendimi.” dedi, almadı. Uzunca bir zaman oraya yolum düşmedi. Üsküdar'a taşındım sonra. Birkaç yıl sonra yine oradan geçtim. Hayli ters olmasına rağmen yolumu düşürdüm, baktım civara. Oralarda göremedim. “Neyse...” dedim yürüdüm. Sonra aniden kal geldi bana. Durdum düşündüm...

“Adını unuttum çocuğun yahu!...”

O anda bir ses çınladı yüreğimden doğru kulaklarımda,

“Bizi unuttular be abi, unuttular!...”

Etiketler
tinerci edebiyat Toplum İnsanlık efendidegi genç

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 2 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap