Dininiz Sizin Olsun 4
- Kemal Ağca
- 7 Mayıs 2017 - 07:59
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
Bundan 10-15 yıl önce şu an yazıp söylediklerimizi ifade etmek zor, hatta suçtu. Saçmalığın daniskası, önde gideni, ta kendisi olan bu uygulama ve değişimlerin sebebi ise şüphesiz insanları bir yerlere yönlendirmek isteyenlerin ve yürüdükleri yolu değiştirmek isteyenlerin, kendi çizdikleri çizgilerin dışına çıkılmasın isteyen zorba, saygısız, dikdatöral zihniyetli yaşam formlarının dayattıkları yaşam tarzı idi. Yaşam tarzının kelime karşılığının din olduğundan önceki bölümlerde bahsetmiştik. Yani yeni bir din üretip, bunu da “Dininizi gene yaşayın kardeşim biz bir şey demiyoruz. Ama şu şu hususlarda bizim dediğimizin dışına çıkılmasın.” diyerek ülkemizdeki insanların büyük bölümünü kandırmışlardı. Kandırabilmişlerdi çünkü dayattıkları sistemle, yeni neslin dinin tanımını öğrenmesini engellemişler, tıpkı Babür devletinin hükümdarlarından olan Ekber Şah gibi yeni ve karma bir dini, bu yeni neslin zihinlerine sokmayı başarmışlardı.
Bu yeni sisteme göre camide olan Allah, adliyede olamazdı, kışlada olamazdı, okulda olamazdı, gazetelerde, kitaplarda olamazdı. Müslüman olan vatandaş dinini sadece camide ve evinde yaşayabilir, ama okulda, mahkemede, kışlada, sokakta yaşayamazdı. Yani bir bakıma haşa Allah (c.c.)’ı camilere hapsetmek, devre dışı bırakmak istemişlerdi. Kaldı ki işin komik tarafı camide bile sistemin belirlediğinin dışına çıkılamazdı. Hepimiz ilkokul okuduk ve bize ilk sosyal bilgiler dersinde adına laiklik dedikleri zırvanın ne olduğunu şu şekilde anlattılar: “Osmanlı zamanında din işleri ile devlet işleri birlikte yürütülüyordu ve bu da işleri zorlaştırıyordu. Atatürk ise bu meseleye çare olarak din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini savundu.” Yani Osmanlı zamanındaki kadılar hem din ile ilgili konularda hem de devlet yasaları ile ilgili konularda yetkililerdi, misal olarak bir kişi zekat vereceğinde kadıya başvururdu. Aynı zamanda bir kişi bir şeyi çalındığında yine kadıya giderdi. Hem zekat ile alakalı hem de hırsızlık gibi asayiş olayı ile alakalı karar vermek kadının kafasını karıştırır, işler çorba olurdu. Buna hep beraber gülebiliriz. Zekat dinin emridir ve devletin de dini İslam olduğu için yetkili kişi burada danışana hüküm bildirebilir. Ayrıca hırsızlık gibi asayiş konuları da yine Kuran’da işlenmiş, cezasının ne olduğu bildirilmişti.
“Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah’tan bir ibret olarak ellerini kesin. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. Kim bu haksız davranışından sonra tövbe eder ve halini düzeltirse bilsin ki Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir. O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah her şeye kadirdir.”(Maide Suresi, 5/38-40). Başka bir yasaya ihtiyacımız mı varmış? Her şey en ince ayrıntısına kadar zaten bize bedavadan verilmiş.
Bu değiştirme işlemleri sırasında dinin tanımının ne olduğunu bilmeyen milyonlarca genç yetişti. Laiklik denen olgu aslında bize öğretilen tanımı ile devletin devlet olarak resmi bir dininin olmaması, ama içerisinde barındırdığı farklı dinlerden olan insanlara dinlerini özgürce ve en ince ayrıntısına kadar yaşama güvencesi vermesiydi ki yapılanlarla öğretilenler yine çelişiyordu. Zira ilhamlarını gökten ve gaipten geldiği zannedilen kitapların dogmalarından(!) değil, bizzat hayattan alan bu zihniyet, aynı zamanda kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan hiçbir insana hayat hakkı da tanımıyordu. Bütün bunlar tabi artık çoğumuzca bilinen şeyler.
Bu tanım ve ayrıntılardan sonra kafası iyice çorba kıvamına gelmiş halk, zamanla din adamlarına (din adamı ne demekse artık, çünkü her adam kendi dininin adamıdır) “Hocam dinin siyasete (yani ülke yönetimine dair meselelere demek istiyor) karışması doğru mudur?” diye sormaya başlamıştı. Genelde o cüppeli ve standart fabrikasyon sarıklı şahısların bu soruya verdiği cevaplar gerçekten mide bulandırıcıydı. “Eeee,,, Yani şimdiii….” diye başlayan bu cevapları ağızlarında evirip çevirerek, ekmeğimden olmayayım korkusuyla en makul(!) halde arz ederlerdi. Ben kendi dinimin adamı olarak bu soruya şu cevabı verebilirim: “Tuvalete hangi ayakla gireceğine ve temizliğini nasıl yapacağına kadar her ayrıntısıyla hayatına bir düzen koymuş olan din, devlet yönetimi gibi ciddi bir konuda nasıl söz söylememiş olsun?” Bu soruya da cevap verebilmek için din olgusunun tanımını bilmek gerekiyor. Nitekim dinini bilmeyen, yaşadığını din zanneder.
Son olarak siyaset aslında, bir insanın veya toplumun, veya bu birey veya toplumun fikrini, düşüncesini, yaşam tarzını, varlığını devam ettirebilmek için yaptığı hesaplar doğrultusunda izlediği yol demektir. Yani bireyin veya toplumun yaşam tarzı, yani dini ne ise izlediği siyaset de odur. Bu tanıma göre “Dinin siyasete karışması doğru mudur hocam?” gibi bir sorunun ne kadar cahilce olduğunu anlamak zor olmuyor. Laiklik din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır gibi başka bir saçmalığı da artık ait olduğu yere gömmenin zamanı geldi, geçiyor. Benim dinim olan İslam zaten bireyden devlete kadar izlenecek bütün siyaseti, bütün yasaları oturtup yoluna koymuşken, neden camide başka, adliyede başka, mecliste başka olalım? Bu iki yüzlü sistemi, sanki en doğru sistemmiş gibi dayatanlar, insanları fikirlerine, yaşam tarzlarına, dinlerine göre tasnif edip, birilerini birilerine üstün kılanlar, bu yaptıklarına bir de özgürleşme, medenileşme, ilerleme demezler mi bitiyorum bu tanıma. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de dediği gibi “Tesettüre çağ dışı diyenler, iş soyunmaya geldi mi taş devrine kadar gidiyorlar.”
Ha şunu da belirtelim, İslam yönetim sistemi hakkında kesin bir hüküm koymuş değildir. İster monarşi ile, ister demokrasi ile, ister başka türlü bir yönetim biçimi ile yönetilsin, ama bir devlet mutlaka Kuran’da belirtilen kişisel ve toplumsal hukuka riayet etmek zorundadır. İlla hanedanlık, saltanat, krallık ile değil. Saygıdeğer Ebubekir Sifil hocanın da bir yerde belirttiği gibi, demokrasi bir şablondur ve içi doldurulabilir. Çünkü sadece bir yönetim biçimidir. Şimdiki şartlara göre konuşuyoruz tabi. Ama yürütme ve yasama mutlaka Kuran’a uymalıdır. Bu günlerin hasretini çekiyoruz. Bizler meşru halifemizi ve bir sancak altında “bir” olacağımız günü özlemle bekliyoruz. Kimimiz duasıyla, kimimiz mevzilerde elde silah nöbette, kimimiz kalemiyle, kimimiz de hitabetiyle bu gün için çabalıyoruz. Bu çabaların meyve vermesi için de bizim olana dört kolla sarılmalı, sahiplenmeliyiz. Rasulullah (s.a.v.) efendimizin de buyurduğu gibi bu din garip bir dindir ve kıyamete kadar garip kalacak. Her yerden saldıracaklar. Ama bilmeliyiz ki bugünün garipleri, ahirette cennette sefa sürecek. Bizim olanı aldılar ve içini boşaltıp tekrar bize verdiler. Artık çay diye boyalı, şekerli su içiyoruz ve onu da çay zannediyoruz. Dinimiz bu çay gibi olmamalı. Eğer sahip çıkarsak, eğer benimseyip, onu yaşamaya gayret edip sarılırsak kimse onu elimizden alamaz ve bizi de kandıramaz.
DİNİMİZ BİZİM OLSUN!
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar