Edebiyat

Hüznün Şiir Rengi

  • 4 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Hüznün Şiir Rengi

Mesaisi bitti dünyanın, saat 5. İşten çıkmış, yorgun ve kendine dargın bir beden, son vapuru kaçırmamak ve bereket addettiği yağmurun ıslaklığından kurtulmak için birbirini ezen yolcular misali; yarış atlarına benzeyen, bazen biri, bazen diğeri bir karış önde düşünceler ve de yitik bir yürek, ağır aksak adımlıyorum geceyi. Yoldan geçerken bir köpek görüyorum. Korkmamak için kendime telkin veriyor ve gözlerini yakalıyorum. “Sana Kıtmir’in selamı var,” diyorum içimden. Anlamaz ya, içimi duyamaz. Ama ben inanıyor ve sakince geçip gidiyorum yanından. “Kıtmir..” diyorum, “..vefalıydı. O da inanmış olmalı Ashab-ı Kehf’e, 7 uyuyanlara..” Selam herkese güven verir, teslimiyet rahatlatır. “Acaba ben, kaç kişilik uyuyorum?.”

Yürüyorum, tüm yorgunluğu omzumda yaşamanın, elleri sırtımda. Halbuki eve iş getirmemeliydim, döndüğü yerde kalmalıydı dünya, beceremiyorum. Aklımdaki yolcular dağılıyor teker teker, ciğerimde asma bahçeler. “Neden asarlar sevgiyi ağaç dallarına? Renk renk bağlarlar çaputlarını yüreğin?” Ki o yalnızca bir ağaçtır ve eğilmek zorunda kalır. Ceplerimde ellerim, kulağımda hasretin hüznü var. Önüme bakıyorum kitlenmişçesine. “Önüm, arkam, sağım, solum sobe!”

Toprak çekilecek sanıyor, kibrimden değil korkumdan daha da sert vuruyorum ayaklarımı yere. Sanki eğilirsem sırtıma binecek unuttuğum çocuklar ve kalkmayacak asla. “İnsan unutandır,” diyorum. “Ve unutmaya mahkum olandır.” Önümden bir kelebek yükseliyor. Onu izlerken unutuyorum korkumu bir an ve göğe değiyor başım. “Ayı da küstürmüş hüznü varlığın, güneşin ardından çekip gitmiş olmalı.” Mavinin karasını görüyor ve sendeliyorum. Hemen eğiyorum dallarımı yere, düşmekten korkuyorum. Oysa kalkmak için düşmeliydim değil mi? Toprakken ben, bir damla çamurken neden korkuyorum? Eve gitmek, dönmek, bu kadar korkutmamalıydı. Bir anda durup sağ beynime hakim oluyorum. Hemen emir gönderiyorum alın lobumdan: “Kendine gel ve dik dur!” Sonra, yön değiştiriyorum..

Ben gecenin masmavi karanlığında, toprağa tutunmuş bir dal gibiyim. Adım atarsam kopacak sandığım köklerim, avcumu semaya kaldırınca içine doldurduğum aminlerim var, sonu çiçeklere varan.

Sesin yükseliyor bir yerden, gelmek istiyor, yapamıyorum. Sonra o çıkıyor, elinde tuttuğu bir iple: “Hadi, benim ucumu bul!” diyor. Oysa ben göremiyorum, ucu neresidir dünyanın? Yüzün yansıyor savrulan yapraklara. Söküp alıyorum köklerimi, eteklerimi topluyorum ki takılmasın umutsuzluğa. Ellerimde ömrüm, sana yürüyorum. Ucuna doğru ilerliyorum onun: “Bakmak yetmez.” diyorum, “Görmek için yarımdır gözler.” Anlıyorum. Hiç bitmez sandığım yol meğer hiç gidilmeyenmiş. Hep uzak sandığım meğer en yakın. Hep o sandığım, meğer benmiş..

Sana gelmek istiyorum. Arşa yayılan hüznün, nasıl da sarıyor geceyi. Havada sis yok, rüzgar uykuda olmalı ama ben bulutları zor tutuyorum, ha yağdı ha yağacak. Eteklerime tutunmuş karıncalar, ellerinde bir damla su. Attığım adımlar sanki yılları kaldırıyor aradan. Daha hızlı koşarsam yetmez diye ömrüm, usulca yürüyorum. Canını acıtmadan yolların, canıma dokuyorum. “Zamana dost olmalıyım,” diyorum. Ben sana dost oluyorum, zaman uzuyor.

Sana sesleniyor kurumuş dalları dünyanın. “Bilip de yok sayma ne olur, görüp de saklama hüznünü. Sana seslenmek çoğu kez yeter,” diyorum, yol bitmek bilmiyor..

“Yürümek cesarettir,” biliyorum. Yürüyünce sağ beyni de çalışır insanın ve açığa çıkar duygular. Bir mantık söz alır bir de yürek. Ben yüreğimi duyduğum an duruyorum. O sesleniyor uzaktan, elinde kardan beyazlar, elinde samimiyet var:

“Üzülürsen bir yıldız kayar gökte. Sonra bir kuş yolunu şaşırır ve bir yürek karanlıkta kalır. Üzülürsen, bir tane düşer göğün göğsünden, toprak yüreğine alır sonra, sevgim sarmalanır. Sen üzülürsen ay çalar kapısını gecenin, tüm ışıkların kamaşır gözleri ışıksızlıktan; aya benzeyen yüzün, gözlerindeki hüznün sararır. Dallarına bağladığım umudum, yoldaşım, ey vefa! Sen üzülürsen bir çiçek veda eder dağına, içimin katranları kabarır. Sen üzülürsen; ben olur yürek, nesli tükenen sevdaların, sona dayanır. Sen ey can, üzülme! Yüzündeki bir damla yas, döner durur da yüreğime dolanır. Hadi gel, siyah atıma binip uzaklara gidelim. Uzaklar, bize en yakın..”

Sonra yeniden atıyor adımlarını dünya. O dönüyor ve ben sadece yürüyorum. “Ekseni eğik bir dünyada nasıl dik durulur?” diyorum. Yer çekilecek sanki ayaklarımdan, tutunamıyorum. Ama cesarettir yürümek. İnsan belki de anlıktır, ünsiyet ve bağ kurabildiği bir anlık.. “Benim bağımsın sen!” Kendimi en cesurlardan ilan edip adımlıyorum ömrümü. “Sana ulaşırsam, sona ulaşır mıyım?..”

Ey dost! Hüznün de güzel senin; içine değen güz ve seni bana savuran, sonu gelmiş bahar…

Dost ey! Hüznün ne güzel…

* Hüznünü derinden hisettiğiniz güzel yüreklere, sınırlarını aşan güzelliklere… Efendi’nin hüznüne ve hüznün efendilerine ithafen…  Yeryüzünde canı yanan tek bir Müslüman kalmayıncaya ve dünya seyirci koltuğundan kalkıncaya dek Efendi’nin hüznü dinmeyecek… Var edene, varlık sebebine ve hüznün sahibine hamd olsun… *

     “Rahman, kalpleri ısındırandır.”

Etiketler
insan Yol Hüzün Sevgi Dünya Yürek son yoldaş siyah

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap