Ayak İzleri

İslam’a Adanmış Bir Hayat – Ebu’l A’lâ el-Mevdudî

  • 7 dk okuma süresi
  • -
  • 0
İslam’a Adanmış Bir Hayat – Ebu’l A’lâ el-Mevdudî

Her türlü zorluğa rağmen davasından taviz vermeyen, kendisini İslam’a adamış bir dava adamıydı, Seyyid Ebu’l-A’la Mevdudi…

Mevdudi 25 Eylül 1903de Hindistan’da (bugün Hindistan’dan ayrılmış olan Pakistan topraklarında) dünyaya geldi. Kendisine büyük dedesi Ebu’l-A’la’nın adı verildi. Hz. Hüseyin’in soyundan geldiği için de Seyyid olarak anılıyordu. Babası 1890lı yıllara kadar batılı hayat tarzını benimseyen fakat daha sonra tamamen İslam’a yönelen bir avukattı. Annesi ise Orta Asya’dan Hindistan’a göç eden Türk asıllı bir ailenin kızıydı.

Mevdudi’nin babası, çocuğunu ingiliz sömürü eğitiminden uzak bir şekilde, özel bir eğitimle yetiştirmek istedi. Ve Mevdudi, bir süre boyunca babasından ve özel öğretmenlerinden Arapça, Farsça, Urduca, İngilizce, Hadis, Kuran, Fıkıh ve Mantık dersleri aldı. 1914de ise batı tarzında ve İslami usullerle eğitim veren okullarda öğrenim görmeye başladı. Fakat kısa bir süre sonra babasının rahatsızlığından dolayı okulu bırakmak zorunda kaldı. Hem çalışıp ailesinin geçimine katkıda bulundu hem de okulunu dışardan okuyup, eğitimini devam ettirmeye çalıştı.

1918'de çeşitli dergilerde yazılar yazmaya başlayan Mevdudi, 1919da (henüz 16 yaşındayken) dönemin meşhur bir gazetesinde editörlük yapmaya başladı. Fakat 1920 yılının sonlarında, ingiliz sömürü idaresini eleştirdiği için gazete kapatıldı. Daha sonra Cemiyyet isimli bir gazetede editörlük yapmaya başladı ve bu gazetede yazdığı bir seri yazısı, el-Cihad fil İslam (İslamda Cihad) adıyla kitap haline getirildi. Bu yazılarıyla Hinduizm, Budizm, Yahudilik ve Hristiyanlıktaki kutsal savaş anlayışı ile İslami cihadı karşılaştırdı.İslami cihadın, güçsüzleri (mustaz’af)sömürü, baskı ve zulümden kurtuluşunu sağlayan olumlu ve ahlaki yönlerini ortaya koydu.

Mevdudi, Osmanlının temsil ettiği hilafetin korunması için 1919da kurulan Hindistan Hilafet Hareketine de katılıyor, hem yazılarıyla hem de konuşmalarıyla Osmanlı Hilafetine yardım edilmesi konusunda büyük destek veriyordu. Osmanlı için yardım sandıkları açılmış, herkes ellerinde ne var ne yok “Yeter ki Osmanlı ve Hilafet yaşasın” diyerek , ellerinden geldiğince yardım göndermeye çalışıyordu.

Bu dönemdeki gelişmeleri yakından takip eden bir İngiliz görevlinin raporundaki şu ifadeler ise gerçekten çok dikkat çekiyor:

“Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Neyse ki bir hayırsever, annesinin çocuğu için istediği miktarı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı. İslam’ın şan ve şerefini muhafaza edecek tek kuvvetin Hilafet makamı olduğuna inanmışlardı. Osmanlılara karşı olan bu hissiyatlarını ispat için de büyük bir gayret ile maddi yardımda bulunmuşlardır. Dilencilerin bile bağışa katılmış olmalarına bakacak olursak Osmanlı kardeşlerine olan düşkünlüklerini bir parça olsa anlamış oluruz.”

Fakat İslam ümmetinin tüm bu çabalarına rağmen hilafet kurtarılamadı, 3 Mart 1924de Hilafet makamı kaldırıldı! Bu yüzden Hindistan Hilafet Hareketi de başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Her ne kadar bizi “Hilafet makamının zaten hiçbir önemi kalmamıştı” safsatasına inandırmaya çalışsalar da; Osmanlı’ya sınırı bile olmayan topraklarda yaşayan Müslümanların her şeyiyle Osmanlı’ya yardım etmeye çalışması, Hilafet makamının ümmet için ne kadar önemli olduğunu birkez daha gözler önüne seriyordu.

Yine bu dönemlerde vuku bulan Hindu-Müslüman çatışmaları, Mevdudi’nin fikir hayatını derinden etkilemişti. Hatta bir dönem Hindistan Hicret Hareketi’nekatıldı. Bu hareket, İngilizlerin Hindistan işgaline karşı çıkan Müslümanların, Afganistan’a göç etmesi gerektiğini savunuyordu. Yaşamı boyunca ilimle ve İslam davasıyla iştigal eden Mevdudi, çok yoğun faaliyetler gerçekleştirdiği bu dönemlerde bile dönemin ileri gelen medreselerinde Tefsir, Hadis, Fıkıh, Arapça, Edebiyat, Mantık ve Felsefe dersleri alıyordu.

Mevdudi 1932de “Tercümanül Kur’an” dergisinin editörlüğünü üstlendi ve bu dergi, vefatına kadar onun fikirlerinin yayılmasında çok ciddi katkı sağladı. 1938de ise Muhammed ikbal’in daveti üzerine, Darulislam adında bir eğitim ve araştırma kurumunun kuruluşunda görev aldı.

Mevdudi 1930’lu yılların sonlarında, Hindistan’ın bütünlüğünü koruyarak İngiliz işgalinden kurtulmasını savunan Cem‘iyyet-i Ulema-i Hind’in Hint milliyetçiliği tavrına karşı çıkıyordu. Öte yandan Müslümanların bağımsız bir devlet kurmasını savunan Hindistan Müslümanları Birliği’ne de İslami esaslara yeterince hassasiyet gösterilmediği gerekçesiyle mesafeli duruyordu. Böylece her iki grupla da fikir ayrılığına düşen Mevdudi yeni bir hareket başlatmaya karar verdi ve kendisiyle benzer düşünceleri paylaşanları toplantıya çağırdı. Toplantıya katılan yetmiş beş âlim ve aydınla birlikte 25 Ağustos 1941’de Cemaat-i İslami teşkilatını kurdu, başkanlığına da kendisi seçildi.

1947de Pakistan, Hindistan’dan ayrılıp yeni bir cumhuriyet olarak kuruldu. Bunun üzerine Cemaat-i İslami, biri Hindistanda biri ise Pakistanda olmak üzere iki ayrı teşkilat haline getirildi. Mevdudi ise Pakistan teşkilatının liderliğini üstlendi. Bu teşkilat, Pakistan yönetiminde islami kanunların geçerli olması için yoğun faaliyetler gerçekleştiriyordu.

Mevdudi’nin en büyük gayesi Pakistan’ı dünyaya örnek teşkil edecek modern bir İslam devleti olarak kurmaktı. İslam ümmetinin sömürgeleştirilmesi ilim ve fikir hayatında kısırlığa yol açmıştı. Sömürge altındaki İslâm ülkelerinde yetişen nesiller Batılı seküler kültürü benimseyip dini hayattan uzaklaşmışlardı. Mevdudi’ye göre İslam toplumunun kültürel ve siyasal emperyalizmden kurtulabilmesi için Kur’an ve Sünnet’e dayalı, bireyden topluma uzanan bir tecdid ve ihya hareketini gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Ve Mevdudi de, tüm ömrünü bu davaya adamıştı.

Mevdudiye göre uluhiyet (ilahlık) ile otorite birbirinden ayrılamazdı. Yani yaratan kimse, kanun koyma yetkisi de ona ait olmalıydı. Bu manada ilah “kainattaki düzeni yönetimi altında tutan, hüküm ve emrin tek sahibi” anlamında olup, bu da elbetteki tek olan Allah’tı.

Mevdudi, dönemin hukuk fakültelerinde İslam hukuku ve anayasasına dair konuşmalar yapıyor, toplumu olabildiğince bilinçlendirmeye çalışıyordu. Ve Mevdudi, dönemin alimleriyle ve diğer Müslüman gruplarlaİslami bir anayasa talebi hakkında iş birliği yapmaya çalışıyordu.

Mevdudi 1948deki bir konferansında yeni kurulan Pakistan Devleti’nin şu esaslar üzerine oturtulması gerektiğini açıkladı:

“Pakistan hükümeti mutlak hakimiyet sahibi Allah’ın iradesine ve emirlerine uymalıdır; İslam hukuku ülkenin temel yasasını oluşturmalıdır; İslam hukukuna aykırı her türlü yasa geçersizdir; hükümet iktidarını ancak İslam hukuku çerçevesinde kullanabilir.”

Bu esaslar ülke çapında kampanyaya dönüştürüldü ve iktidar bundan çok rahatsızlık duydu. Hükümetin politikalarını da eleştiren Mevdudi ve teşkilatının önde gelenlerinden bazıları 4 Ekim 1948’de tutuklandı. Mevdudi ve arkadaşları, kamuoyundan gelen büyük tepkiler sonucunda 28 Mayıs 1950’de serbest bırakıldı.

Mevdudi 1951de farklı düşüncelerdeki İslami grupları biraraya gelerek toplanmasını sağladı. Normalde farklı düşüncelerde olan bu alimler ve gruplar, Mevdudi’nin ortaya koyduğu İslam devletinin ilkeleri konusunda anlaşmaya vardıklarını ilan etti.

1953 yılında ise Mevdudi yazdığı kitaplar gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırıldı. Dünya çapındaki yoğun başkılar üzerine, mahkeme ölüm cezasını geri çekti ve 1955de Mevdudi’nin beraatini ilan etti.

Mevdudi 1956da İslam anayasası konferansı vermek için şehir şehir dolaştı ve tüm bu çabalarının karşılığında kısmi de olsa zafere ulaştı. Kanunların Kuran ve Sünnet’e göre düzenlenmesini öngören yasalar 1956da anayasaya dahil edildi. Bu yasaların anayasaya dahil edilmesinde Mevdudi’nin ve Cemaat-i İslami’nin çabalarının etkisi çok büyüktü.

Anayasanın bu yapısı Cemaat-i İslami’nin siyasi bir parti haline gelmesine zemin hazırlamıştı ve siyasi bir parti oldu da. Fakat 1958’de Askeri darbe ile yönetime el konulmasıyla anayasa yürürlükten kaldırıldı ve diğer siyasi partiler gibi Cemaat-i İslami’nin de faaliyetleri durduruldu. 1964de ise Mevdudi, Askeri darbe hükümetinin çıkardığı anayasaya karşı çıktığı için, 9 ay boyunca hapsedildi.

Mevdudi 1959 yılında, yazmakta olduğu tefsir için bilgi toplamak ve Kuran’da adı geçen yerleri görmek üzere 3 aylık bir seyahate çıktı. Bu seyahatte Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Mısır’daki birçok alimle görüş alışverişinde bulundu. Bu seyahatini de Sefername-i Arzı’l-Kuran adıyla kitap haline getirdi.

1960’lı yılların başında Suudi Arabistan kralı tarafından henüz kuruluş aşamasında olan Medine’deki el-Camiatü’l-İslamiyye’nin akademik yapısıyla ilgili görüşleri istendi. 1962’deki açılışından itibaren de üniversitenin ilim heyetinde yer aldı.

1970de yapılan genel seçimlere Cemaati İslami de katıldı fakat millet vekili çıkaramadı. Mevdudi 1972de sağlığının bozulması üzerine, cemaatin liderliğini başka birine devretti. Mevdudi 1975deki cemaat şurasında politikadan çekilmeyi tavsiye etti ancak bu kabul edilmedi. 1979 yılında ise Amerikada doktor olan oğlunun yanına tedavi olma maksadıyla gitti. Burada bir dizi ameliyat oldu fakat 22 Eylül 1979da vefat etti. Cenazesi Pakistan’a götürülerek, 1 milyondan fazla insanın katıldığı cenaze namazı kılındı. Cenaze namazını ise bugün Dünya Müslüman Alimler Birliği başkanı olan Dr. Yusuf el-Karadavi kıldırmıştı.

Ömrünü İslam davasına adayan bir dava adamıydı, Mevdudi… Hapsedilmiş olsa da idamla yargılansa da, yine de İslam davasından ve ilimle meşgul olmakdan asla vazgeçmedi. Dava şuurunu hiç kaybetmedi. Rabbim hepimize bu dava bilincini bahşetsin, Mevdudi’ye de bize de Rahmetiyle muamele etsin…

Etiketler
mücadele Efendi Dergi İslam Ayak İzleri Aylık Mevdudi Önder

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap