İsrail Hegemonyası ve Mukaddesimiz Kudüs-1
- Havva Öz
- 16 Şubat 2019 - 07:11
- 9 dk okuma süresi
- -
- 0
Dilerseniz önce Kudüs' ün tarihinden ve kısaca coğrafyadaki konumundan başlayalım yazımıza.
Kudüs, Ortadoğu’da bulunan dünyanın en eski, en kadim şehirlerinden biridir. Uluslararası arenada tüm ülkeler tarafından kabul edilmemesine rağmen, İsrail’in başkenti olarak geçer. Akdeniz ve Ölü Deniz’in kuzey sınırı arasında yer alır. 800.000′in üzerinde nüfusa ve 125.1 km2 alana sahiptir. Doğusunda Ürdün, Batısında Batı Şeria, kuzeyinde Şam ve Lübnan, güneyinde ise Akdeniz sınırları içerisinde İskenderiye şehri yer almaktadır. Kudüs, üç din için de kutsal bir şehirdir. Bunlar; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’tir.
İnsanlık tarihinin en eski şehirlerinden olan Kudüs, uzun tarihi boyunca iki defa yok edildi, 23 defa işgal edildi, 52 defa saldırıya uğradı ve 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarıldı. Şehrin en eski bölümüne, Hz.İsa’dan önce 4. milenyumda ilk yerleşim gerçekleşti. 1538’de 1. Süleyman hükümranlığı altında, şehri çevreleyen duvarlar inşa edildi. Bugün yahudilerin Ağlama Duvarı adını verdikleri bu duvarlar Ermeni, Hristiyan, Yahudi ve Müslüman olmak üzere dört çeyreğe bölünmüş olan Eski Kudüs’ü çevrelemektedir.
Eski Kudüs, 1981 yılında Dünya Mirasları arasına girdi. Şehir ayrıca, "Tehlike Altında Olan Dünya Mirasları" arasındadır. Modern Kudüs, Eski Kudüs’ün sınırlarını aşarak çok büyümüştür.
Kudüs küçük bir alan olmasına rağmen Eski Kudüs, birçok dini önem taşıyan noktalara sahiptir. Bunların arasında Tapınak Dağı, Ağlama Duvarı, Kutsal Mezar Kilisesi, Kubbet-us-Sahra ve Mescid-i Aksa' nın bulundugu Harem-üş Şerif vardır. Günümüzde İsrail-Filistin çatışmasının en önemli sorunu Kudüs olarak ön plana çıkmaktadır. Günümüzde İsrail’in temel kanunları, Kudüs’ü İsrail’in “bölünmez başkenti” olarak kabul eder. Nitekim Oslo Barış Anlaşmasını imzalamak için Washington' a İsrail' i temsilen giden Rabin, gitmeden önce Kudüs' ün İsrail ve Yahudilerin sonsuza dek başkenti olarak kalacağını, üzerinde asla Filistin bayrağı dalgalanmayacağını vurgulayarak ABD' deki imza töreninde tüm dünyanın önünde bu düşüncesini açığa çıkarararak şöyle demiştir. "Bizler buraya Yahudi halkının tarihî ve ebedi başkentleri Kudüs' ten geliyoruz!" Bu kanun diğer ülkeler tarafından resmi olarak tanınmamaktadır. Uluslararası otoriteler bu son işgali kabul etmeyip, Doğu Kudüs’ü (Eski Kudüs) İsrail işgali altında olan Filistin sınırı olarak tanımlar. Bu nedenle ABD ve onun güdümündeki korkak birkaç ülke dışında Kudüs’te hiçbir elçilik yer almaz.
Kudüs dünya dinlerince önemli olup kutsal mekan olarak kabul görür. Dünyanın en yaygın dinleri olan İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık için önemli manevi değere sahiptir. Sünni Müslümanlar için Kudüs üçüncü en kutsal şehirdir. İslamiyet’te Kudüs, milattan sonra 610 yılında ilk kıble olmuştur ve Kur’ana göre Hz. Muhammed (s.a.v.), 10 yıl sonra Miraç’a bu şehirden çıkmıştır.
Bir diğer adı Beni İsrail olan İsra suresinde Rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram' dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa' ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir." İsra 17/1
İsra yolculuğunun en dikkat çekici hikmetlerinden birisi de İsra' nın başlangıcı ile bitişini yani Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa' yı birbirine bağlamış olmasıdır. Bu bağlantının dünya müslümanlarının bilinç, şuur ve vicdanlarında oluşturduğu etki büyüktür. Çünkü her iki mescid de kutsallık bakımından birbirine eşittir. Dolayısıyla müslümanlar birini terk etmesi durumunda diğerini de terk etmiş olacaklardır. Kutsal şehirlerimizin üçüncüsü, İsra ve Miraç yurdu, Peygamberlik ve bereket şehri ve asırlar boyu ribat ve cihat yurdu olan Kudüs' ümüz, planlı komplolarla yavaş yavaş yahudileştirilmek isteniyor. Buna karşı koyamayışımızın tek sebebi, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) asırlar önce bize bildirmiş olduğu Vehn hastalığına kapılmış olmamızdır. Vehn; Efendimiz'in (s.a.v.) İslam tarihinin en tehlikeli dönemlerinde düşmanlara karşı birlik ve beraberliğimizi, ümmet olma şuurumuzu kaybedeceğimiz, sekülarizme doğru ilerleyen tehlikeli bir hastalık olduğunu bize bildirmesidir. Efendimiz buyuruyor: "Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve kalbinize 'vehn' i yerleştirecektir." Orada bulunanlardan biri "Vehn nedir ey Allahın Resulu?" diye sormuş, Resulullah da "Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik" buyurmuştur. Bizler iyi biliriz ki ne İsrail' in ve ne de kendini dünyayı yönettiğini zanneden ABD' nin gücü yoktur. Bu gücü onlara müslümanların ümmet bilincini yitirmiş, modernize edilmiş, batı uygarlığına empoze olmuş halleri verir.Kur'an onların ancak kuvvet mantığına boyun egdiklerini bize bildirmekte ve onları itaate zorlayan ezici bir güç olmadığı sürece Allahın emir ve yasaklarına bile uymayan bir toplum olduklarını bize anlatmaktadır.
Yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp azgınlık yapmalarından ötürü Rabbimiz İsrailogullarına Babilliler ve Romalıları musallat etmiştir. M.Ö. 597 yılında Babil Kralı Nebukadnezar, eski adı Urşalim (ibranice Yeruşalem) olan Kudüs' ü işgal ederek halkın çoğunu beraberinde Babil' e esir götürmüştür. Mısırlıların kışkırtmasıyla halkın bir kısmı yeni efendilerine isyan etmişlerdir. Babil Kralı, M.Ö. 588 yılında harekete geçmiş ve şehri 2 yıl süreyle ablukaya almıştır. Onun komutanlığında şehir ele geçirilerek yerle bir edilmiş ve Babilliler zayıf ve güçsüz kimseler dışında bütün yahudileri öldürmüştür. Halkın geriye kalan kısmı ise Fırat nehri civarına esarete götürülmüştür. O günden sonra Babil sürgünü ile otoritelerini ve saygınlıklarını tamamen kaybeden yahudiler, Romalıların da öldürücü darbeleri ile Kudüs' teki varlıklarını sonsuza dek yitirmişlerdir. Kitabımız bize bu olayları şöyle anlatır: "Biz, Kitap´ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaat idi. Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid´e (Süleyman Mabedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık). Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık." İsra 17/4-8
Bu olaylardan ve Kur'an'daki ayetlerden de anlaşıldığı üzere Kudüs hiçbir zaman yahudilerin vatanı olamamıştır. Bilakis yahudilerin bir vatanları olmadığı için tarih boyunca sürgün hayatı yaşamışlardır. İslâm dini müslümanlara İslâm topraklarını omuz omuza verip savunmalarını vacip kılmış ve bunu da en kutsal cihat örneklerinden saymıştır. Vatan toprağını özgürlüğüne kavuşturana dek düşmanla savaşmak öncelikle o toprağın asıl sahiplerine farzdır. Onlar savunamıyorlarsa o zaman bu görev o toprak civarındaki diğer müslümanların olacaktır. Onlar da savunamazlarsa bu görev tüm ümmeti kapsayan bir görev oluncaya dek mücadele edilmelidir. Çünkü İslâm dini müslümanların İslâm topraklarının bir karışından bile feragat etmelerine asla cevaz vermemektedir. Ve İsrail'e olan düşmanlığımızın asıl sebebi topraklarımızı haksız yere gasp etmiş olmalarından ileri gelmektedir. Yahudiliği benimsemiş olmaları veya Sami ırkına mensup olmaları hasebiyle (Sami ırkına mensup olup olmadıkları yine ayrı bir tartışma meselesi) onlara karşı düşmanca bir tavır ve tutum içerisinde olmak, müslümanlığımıza aykırıdır. Çünkü dinimiz bize etnik veya mezhebi bir ayrımcılıktan uzak durmayı öğütler.
Bizler tarih boyunca iki büyük felakete şahit olduk. Birinci felaket 1948' de İsrail kurulduğu zaman, ikinci felaketi ise 1967' de İsrail' in Filistin' in geri kalanını (Batı Şeria, Kudüs ve Gazze), Sina' yı, Suriye'deki Golan tepelerini ve Lübnan' ın güneyini işgal ettiğinde yaşadık. 1982' de Kudüs' ü resmi başkentleri olarak ilan edince müslümanlar olarak iyice zayıf düştük. Siyonizmin kurduğu İsrail, sadece Filistinliler için değil tüm dünya için askeri, siyasi, dini, ekonomik ve kültürel alanlarda büyük bir tehlikedir. Çünkü İsrail her anlamda dünyaya hükmetmek, herkesi etkisi altına almak ve dünyadaki tek süper güç olmak istemektedir. Nitekim onların bu istekleri kitapları Tevrat ve diğeri de dünyanın hiç tanımadığı Talmud' un katı ve şiddet içeren öğretilerinden kaynaklanmaktadır. Siyonizm' i şekillendiren Talmud' un katı ögretilerini ve bizim için büyük tehlikeler arz eden Siyonizm' in hedeflerini de iyi tanımamız gerekmektedir. İsrail Merkez komutanlığı hahamı Abraham Avidan, Talmud' un ögretilerini çirkin bir ırkçılıkla açıklamaktadır. Bu kişinin ilham aldığı dini yasalara göre yahudiler kendilerinden başkalarına asla güvenmemelidirler. Haham Avidan, İsrail askerlerine şu telkinlerde bulunuyor:
"Dini yasaların öngördüğü şekilde size başkalarını ve de onların iyilerini öldürme ruhsatı verilmiştir. Bu üzerinize düşen bir görevdir." Sözlerine dayanak olarak da kendilerine Talmud' tan şu sözleri aktarıyor: "Üzerine düşen, insanların en iyilerini öldürmendir." Görüldüğü gibi aslında meselenin tümü, soykırıma dönüşen çirkin ve acımasız bir ırkçılıkta odaklanmaktadır.
Siyonist emperyalizmi, yerleşimci, yayılmacı, ırkçı (etnik), terörist ve zalim bir emperyalizmdir. Bizler şunu çok iyi biliyoruz ki, bazı büyük devletler, hedeflerini gerçekleştirme konusunda İsrail' e yardım etmektedirler. Bunlardan birincisi meşhur Balfour Deklarasyonu ile yahudilere Filistin' de milli yurt sözü veren Büyük Britanya Devleti' dir. Dönemin Britanya Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917 tarihli ünlü bildirisinde Filistin'de bulunan ve yahudi olmayan toplulukların vatandaşlık haklarına ve dinî özgürlüklerine halel gelebilecek hiçbir gelişmeye meydan verilmeyeceğini belirterek "Vatansız Halka, Halksız Vatan!" vaat ediyordu. Bir diğer büyük devlet ise İsrail' i mal, silah ve veto yoluyla destekleyen ABD' dir. Amerika' nın para, silah ve veto desteği olmasaydı İsrail bugünkü gücünde olamazdı. Sovyetler Birliği bile şâşaalı dönemlerinde "İsrail var olması için yaratılmıştır." diyecek kadar ileri gitmiştir. Zaten komünizm ile yönetilen bir devletten de bu gibi sözler beklenirdi. Çünkü siyonizmin şuan benimsediği ideoloji de komünizmden başkası değildir. İsrail Likud Partisi dönemi başkanı şiddet filozofu Menahem Begin' in İsyan (The Revolt) isimli kitabında şunlar yazmaktadır: "Kan, ateş, kül ve gözyaşından dünyanın 1800 yıldan beri hiç görmediği 'savaşan yahudi' adında yeni bir insan türü doğacaktır. Bizler bunu gerçekleştirmek için bir an evvel hücuma geçmeli ve katillere saldırmalıyız. Sonunda bu uğurda akıtılan ter ve kanla gurur duyacak asil ve güçlü bir nesil doğacaktır." Begin' in yine aynı kitapta yer verdiği "Savaşıyorum o halde varım!"sözünde de cani siyonist çetelerinin şiddet ve düşmanlığı ne kadar fazla benimsediği açıkça görülmektedir.
Toplumlar üzerindeki yahudi tehlikesini farkedenlerden biri asırlar önce (1789) Amerikalıları yahudi tehlikesine karşı bilinçlendirmek amacıyla resmî bir belge hazırlayıp bu belgeyi Amerikan Anayasası Hazırlık Konferansında dillendiren ABD Başkanı Benjamin Franklin' dir. Görüldüğü üzere İsrail tehlikesini asırlar önce farkeden Amerika başkanı bile halkı uyarıyor, yahudilerin Amerikada yaşamasına izin vermeyecek belgeler yayınlıyordu. Siyonizm tehlikesine dikkat çeken bir başka olay ise şöyledir:
Haziran 1967 felaketinden sonra Associated Press muhabiri bir İsrail askerine "İsrail devletinin sınırı neresidir?" diye sorduğunda İsrail askeri büyük bir gurur ve kibirle "Ayak bastığım her yer!" cevabını verdikten sonra postalıyla yere vurur. Bu sözlerden bile Siyonizm' in ne kadar tehlikeli ve yayılmacı bir politika izlediğini akıl sahibi herkes kolayca müşahede edebilir.
İslami fetihler dönemi geldiği sıralarda yahudiler yeryüzünün çeşitli bölgelerinde sürgün hayatı yaşıyorlardı. Babilliler ve Romalılar birçoğunu öldürmüş, kalanları da dünyanın çeşitli yerlerine sürgüne göndermişlerdi. Kudüs' e girmeleri Romalılar tarafından yasaklanmıştı ve dört asır boyunca onlar oraya girememişlerdi. İlk olarak Hz.Ömer Kudüs' ü fethedince Kudüs'te tek bir yahudi bile yoktu. Kudüs patriği Sophronios, müminlerin emiri Hz.Ömer' e Kudüs' ün anahtarlarını teslim ederken yahudilere -ikamet maksadıyla da olsa- İlya' ya (fetihten önceki isim. Daha sonra Hz.Ömer tarafından Kudüs olarak değiştirilmiştir.) girme izni verilmemesini şart koşmuştur. Ayrıca tarih bizlere Haçlı savaşları sırasında bu kutsal şehrin haçlı işgalinden nasıl zarar gördüğünü de açıkça göstermektedir. Haçlılar, Mescid-i Aksa' da 60.000 müslümanı hunharca katletmişlerdir. Şehir, muzaffer komutan Selahaddin Eyyubi' nin 1187' de Haçlılara galip geldiği meşhur Hıttin savaşıyla özgürlüğüne kavuşuncaya dek doksan yıl Haçlı işgalinde kalmıştır. Selahaddin Eyyubi kazandığı bu zaferle daha önce iki büyük komutan İmadüddin Zengi ve oğlu Nureddin Mahmud eş-Şehid' in başlattığı mücadeleyi tamamlamış oldu.
Etiketler
Yazar Hakkında
Havva Öz
Okudukça anlayan, Anladıkça yazan,
Yazdıkça daha aydın dünyalar tahayyül eden,
Masiva’dan Mavera’ya hakikat yolcusu...
Mütefekkir, Fikir İşçisi
Yorumlar