Edebiyat Fikir Düşünce

Kabil Merhameti

  • 2 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Kabil Merhameti

Kaç rüzgar esti yüzümüzü okşayarak veya kaç bulut geçti üstümüzden ağlayarak? Kaç noktasını teklemedik arzın, kaç soluk uzakta mezar ve kaç çiçek rengi değecek gözlerimize? Bize verilenlerin arasında bizim aldıklarımızın yer almaması nasıl da tuhaf. Nerede bir diken varsa parmağımızı bastırmışız adeta. Bazen durup düşünüyor insan, “Neden bazen düşünüyorum?” diye. Oysa bize sürekli düşünün denmişti. Asıl sorun da burada ya zaten. Az düşünüp çok yapmak ve sonrasında “kendim ettim…” ile başlayan o malum cümleyi kurmak. Bizim kaderimiz bu demeyeceğim fakat bu durumu öyle işledik ki kaderimize; alın yazılarımız adeta o bilgisayar ekranlarındaki tuhaf, karmaşık hata raporu yazılarıyla doldu sanki.

Kimi zaman yanlışlarımız olduğunun farkına vardıysak da yine onları “gibi” örtüsünün altına süpürmeye devam ettik. “Bir yerlerde yanlış yapıyorum gibi”. Gariptir ki doğrularımızdan emin olduğumuz kadar yanlışlarımızdan da tereddüt ettik, ediyoruz. Kabullenmede sorunumuz var ve bunu aşmak için bir şeyler yapmak gerektiğini de kabullenemiyoruz. Sayısız hata ve yanlışın, helezonlar çizerek sonsuza kadar kıvrılıp uzadığı bir girdabın içerisindeyiz. Muhtemelen “öyle sanıyorum ki” nin ötesine geçmeyecek doğrularımız vardır. Cinayetin bir politikacı kibarlığında işlendiği, hırsızlığın bir bankacı naifliğinde yapıldığı, fuhuşun özgürlük adı ile yayıldığı bir yerde yanlış olan nedir ki? “Toplumun doğrularına göre yaşamalıyız, bunun başka alternatifi yok.” demişti bir arkadaşım. Toplum kuralları nasıl oluşurdu peki? Toplum kuralları, standardı, kriterleri ya da adı her ne ise toplum tarafından mı oluşturulur? Bilmediği bir şey vardı. Toplumlar yönetemezler, yönetilirler! Nasıl yaşıyorlarsa…

Yanlışa açılan kapıların tek bir anahtarı vardır, o da ihtiras. İçgüdüsel olarak bunu hayatta kalmak, yiyecek edinmek, barınak sağlamak veya başarı elde etmek için kullanırız. Kazanmak ifadesini de çok doğru anlamadığımızı sandığımız oluyor mu? Oluyor gibi. Başta söyledik hatırlarsanız; “…Bize verilenlerin arasında bizim aldıklarımızın yer almaması nasıl da tuhaf…” Verilenle yetinmeyi hiçbir zaman düşünmemek, arada sırada düşünen kimseler için şaşırtıcı olmasa gerek. Sürekli isteme, elde etme dürtüsüne gerekçe olarak; kendimize yarar sağlamayı, hayatta kalmak için, çoluk çocuğumuz için, daha iyi olabilmek için diye kılıflar uyduruyoruz.

Güya kendimize merhametimizden bunca şey. Sahi o “kendimiz” kim aslında? Bağını sormadan yediği üzümlere itiraz etmeyen “biz” aslında kimdi? Ona gösterdiğimiz merhameti kimden esirgiyorduk aslında? Ve en önemlisi, Kabil de bu merhamete sahipti en nihayetinde…

Etiketler
Merhamet Kabil rüzgar biz kendimiz gibi

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap