Kardeş Katline Çözüm; Kafes Sistemi (Ekber ve Erşed)
- Esra İlbay Oral
- 27 Kasım 2016 - 10:29
- 7 dk okuma süresi
- -
- 1
KAFES SİSTEMİ (EKBER VE ERŞED)
III. Mehmed Han’dan sonra gelen I.Ahmed döneminde başlayarak Osmanlı’da ‘kardeş katli usulü’ değişecek ‘Ekber ve Erşed usulü’ gelecektir. Genel anlamda anlaşılması güç olmayan ancak herkesin kendine göre yorumladığı bir sistem olan kardeş katlinin ardından gelen kafes sistemi de Osmanlı’yı çöküşe götüren devrimlere yol açaçaktır.
I. Ahmed
1603 yılında babası III.Mehmed Han’ın ölümü ile tahta geçen I. Ahmed Han, kardeşi Şehzade Mustafa’yı öldürtmemiş canını bağışlamıştır. Bunun iki sebebi var: Birincisi; şimdiye kadar Kanuni Sultan Süleyman Han ve II. Selim Han dönemi haricinde olan dönemlerde şehzade kanı akmıştır. III. Murad Han ve III. Mehmed Han döneminde ise ilk kez saraydaki şehzadeleri idam ettirmiş, bu idamlar büyük hüzün ve üzüntüye yol açmıştır. Anneleri ve cariyeleri günlerce yas tutmuş, yetişmiş şehzadelerin bir anda defni bütün bir İstanbul halkını mateme boğmuştur. Böylelikle de kardeş katline bir tepki doğmuş ve yeni taht usulü sistemini doğurmuştur. İkincisi; tahta genç yaşta ve çocuksuz olarak çıkmış olan I. Ahmed Han yönetimi için hassas ve tehlikeli bir döneme girilmiştir. Çocuk sahibi olup olmayacağı belli olmayan Ahmed Han’ın o sırada kardeşi dışında hanedandan da başka erkek bulunmuyordu. Hanedanı tehlikeye atmamak için bir süreliğine yani evladı olana kadar hayatta kalması gerekliydi. Osmanlı’da ilk kez kardeş katli uygulanmamıştı.
Ekber ve Erşed’e Geçiş
1617 yılından I. Ahmed’in vefatı üzerine oğullarının küçük olması sebebi ile kardeşi Şehzade Mustafa tahta geçti. Böylelikle ilk defa padişah oğlu yerine kardeşi devletin başına geçmiş oldu. Bu da fiilen Osmanlı veraset sistemini değiştirdi ve beraberinde hanedanın en yaşlısı geçmesi durumunu ortaya çıkardı. Bu tarihten itibaren şehzadeler sancağa çıkarılmamaya bunun yerine sarayda oturup tahta geçme sıralarını beklemeye başladılar. 1687 yılında Sultan IV. Mehmed Han’dan sonra padişahın yaşça büyük oğlu olduğu halde tahta kardeşi geçti. Artık resmen hanedanın en yaşlısı padişah olmaya başladı. Bu sistem 1876 yılında Kanun-i Esasi’de formüle edildi.
Kafes Sistemi
Şimşir Ağaçları İçinde Kafes Odaları
Tahta en büyük şehzadenin çıkmaya başlaması itibari ile diğer şehzadeler hayatlarını kafes odalarında devam ettiler. Topkapı Sarayı’nda Harem-i Hümayun’la bitişik, etrafında şimşir ağaçlarıyla dolu olduğu için şimşirlik de denilen mahallerdeydi. Burası 12 daireden olup her dairede birçok odalar vardı.
Yüksek duvarlarla çevrilmiş küçük bir bahçesi de bulunuyordu. Sarayda her oda ismini odadaki bir motiften veya etrafındaki bir nesneden alırdı. Kafes odaları da duvarlarda kafes motifleri olduğu için bu ismi almıştır. Bir diğer seçenek olan, hanedan üyelerini kafeslere kapatmak söz konusu bile olamaz.
Kafes Odalarında Şehzadeler
Şehzadelerinin hayatları bağışlanıyordu belki ancak kafes odalarında yaşamanın da belli kuralları elbetteki var. Öncelikle bu dairede olan şehzadelerin herkesle görüşmesi mümkün değildi. Zaten hanedan üyeleri halk gibi sokaklarda gezen insanlar değillerdir. Bu yüzden şehzade oraya hapsedilmiş değil, sadece fiiliyatta böyledir. Çok mala sahip değillerdir. Çünkü belli bir güç haline gelmesi istenmez. Sarayda bir nevi devlet stajı görürler. Cariyeleri, hizmetçileri, eşleri ve çocukları ile sarayın o kısmında yaşıyorlar. İlim yönünde yine hocalara sahipler ve bu bu alanda kendilerini geliştiriyorlar. Sanatla, musiki ile ilgileniyorlardı. Hobileri ile meşgul olan padişahlar bu dönemde ortaya çıkıyor. Şair, hattat gibi… Şehzadelerin en büyük endişe ve korkusu ise, sarayda devamlı bir isyan çıkma olasılığı idi. Bu bizim hayatımıza son verdirtir mi diye bir endişeleri vardı. Bu da şehzadeleri bir stres altına sokmuştu. Kafes odalarındaki birçok şehzadenin bu stres ve zaman geçirecek bir çok ilgi alanını reddetmesi, onların karar mekanizmalarını da olumsuz yönde tetiklediği olmuştur.
Kafes Odasından Çıkan Bir Padişah; Sultan İbrahim
Kafes odasından çıkan padişahlardan biridir Şehzade İbrahim IV. Murad’ın ölümünden sonra tahta çağrıldığında bunu biraderinin bir denemesi olarak düşündüğünden; ’istemem, bana taht gerekmez, ben Sultan Murad’dan razıyım’ diye feryat ederek odasından çıkartılmıştır. Biraderinin naaşı gösterildi, saltanatın kendine müyesser olduğuna inandı. Tahtına oturmadan, ’Yarabbim biraz sonra iki dudağımın arasından bu kadar memleketin ve tebaanın kaderini etkileyecek sözler çıkacak, ben buna layık mıyım?’ demiştir. Ancak kendisine ‘Deli İbrahim’ durumuna düşürecek bir çok hareketi vardır. Yıllarca saray odasında gelecek cellatlarını beklemiş, sinirleri harap olmuştu. Sarayın dört duvarında fazla bilgi edinemese de kendince bilgeliği vardı. Sultan İbrahim’in sekiz yıllık saltanatı bir faciadır. Padişah deli değildi ancak sinirleri bir hayli bozuktu. Bilgece kararlarını ve devlet adamlarıyla olan akıl diyoloğunu ani hiddeti ve sinir buhranlarını yanlış idam kararları takip ediyordu. Venediklilerle yaşanan savaş sırasında, enflasyon ve kıtlık ülkeyi sıkıştırmıştı. Müftü Karaçelebizade Efendi’nin fetvası ile padişah ‘delidir’ diye tahtan indirildi. Saraydaki bir taş odaya kilitlendi.
Kafes Sisteminin Getirdiği Sıkıntılar
Yetenekli ve kabiliyetli, ilim ve siyaset yönünden üstün nice şehzadeler kenarda beklerken, idarede başarısız olanların uzun yıllar devletin başında bulundular. Böyle bir sistemin getirmiş olduğu sıkıntılardan ötürü II. Osman Han ve IV. Murad Han zamanında Fatih Kanunnamesi’ne tekrar başvurulmuş ancak bu idamlar padişah sefere giderken sarayda olası bir isyan olacağı düşünülerek yapılmıştır. Nitekim IV. Murad Han, defalarca zorbalar tarafından divana çağrılarak hep kardeşlerinden birini tahta çıkartılmakla tehdit edilmiştir. Padişahlardan 20-30 sene tahtta kalanlar olmuştur. Bu uzun süre sonunda tekrar aralarında ailenin en yaşlısı tahta geçecek dendiğinde, zaten çok yaşlı olacaktı. 60 yaşında tahta geçiyor iki sene tahtta kalıyor ve ölüyorlardı. Nitekim en uzun dönem kalan padişahlardan IV. Mehmed Han’ın ölümü sonrasında gelen II. Süleyman Han ve II. Ahmed Han birkaç sene tahtta kalabilmişlerdir. Osmanlı’da padişahlar uzun süre kalır ve uzun süre kalacak padişah yok, padişahlar genç ve dinamik olur, artık yaşlı ve yorgun. Bu, problemler yaşatmış ve devletin istikrarını bozmuştur. Askerler ve devlet adamları diğer taraftan beğenmedikleri, menfaatlerine uygun gelmeyen padişahları her zaman tahtan indirme imkanına sahip oldular. Artık ayak başa hükmediyordu. Bu durumlar karşısında Osmanlı sarayları eskiyi aratmayacak hallere gelmişti. Genç Osman, III. Selim Han ve Abdülaziz Han’ın ölümleri bu durumu en bariz misalidir. Bu sistem padişahın rahat hareket edebilme imkanını ortadan kaldırmıştır. Padişah ve şehzadeler arasına kullar girmişti. Artık ‘darbeler’ Osmanlı hanedanına girmiş bulunuyordu. Bununla beraber hem halk hem de devlet zarar görmüş ve Osmanlı Devleti’ni yıkan yine bu darbeler olmuştur. Şehzadeler kurtulmuştu belki ama devlet kurtulamamıştı.
Sonuç yerine;
Osmanlı şehzadelerinin katledilmesi ve hürriyetlerinden ayrı bırakılarak kafes odalarında tutulması İslam ve Osmanlı hukuku hükümlerini ve genel tarihi bilmeden bakıldığında yanlış yorumlanabilir. Ancak genel amaçlara ve idarenin gidişatına bakıldığında daha tutarlı bir yöntem olamayacağını anlamak mümkündür. Eski usule göre ülüş sistemi ile hanedan üyeleri arasında paylaşılamayan, parçalara ayrılarak bölünmeler yaşayan devletler düşmanın beklediği hudutlara can vermiş ve bu halde sonlarının gelmesi devletin yıkılması zor olmamıştır. 600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca beşi on dördüncü, sekizi on beşinci, kırk ikisi on altıncı, beşi on yedinci ve biri on sekizinci asırda olmak üzere 61 şehzade katledilmiştir. Bunların 22 tanesi bilfiil isyan ettiği için öldürülmüştür. Diğerlerinin geneli kanunname hükmü ile öldürülmüştür. Kardeşini katletmenin çözüm olmadığını anlayan padişahlarımız ise yeni yöntemler ile şehzadeleri yaşatmışlardır. Ancak bu sistem de başarılı olamamış ve devletin sonunu hazırlamıştır. Şehzade idamlarının ve kardeş katlinin doğurduğu neticeleri sıralayacak olursak; İlk dönemde taht babadan oğla geçtiği için, padişahların tahtta kalma süreleri daha uzun olduğundan, siyasi istikrarın üstünlüğü vardı. Ancak daha sonra yaşça büyük padişahların tahta geçmesi ile saltanat müddeti kısalmış ve böylelikle istikrar da bozulmuştur.
Önceleri şehzadeler sancak beyliği yaparak siyasi ve idari bakımdan daha iyi yetişmekteydi. Sarayda yaşamaya başladıktan sonra, kazandıkları tecrübe daha sınırlı olmuştur.
Başlangıçta saray dışındaki tek otorite, sancaktaki şehzadelerdi. Ancak artık sarayda yaşamaya başlamaları ile asker, vezir, ulema gibi hanedan dışı güçler ayan, esnaf gibi kimselere dahi otorite kurma imkanı sağlamıştır.
Yaşlı olan padişahın tahta geçmesi ile devlet sınırları ve güç bakımından azalma meydana gelmiş ve otoriteyi bu tür güvensizlikler sarsmıştır.
Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren Osman Gazi’nin amcasından, I. Murad Han’ın kardeşlerinden ve evladından, Yıldırım Bayezid’in kardeşinden, Çelebi Mehmed Han’ın devleti tekrar kurarak ağabeylerinden, II. Murad Han’ın düzmece lakabı ile ortaya çıkan amcasından ve oğlu Şehzade Mustafa’dan vazgeçmesinin, canı pahasına da olsa devlet için gerekli olanı yapmasının, tek bir anlamı vardır, o da: Devletin bekası milletin huzuru, milletin üstünlüğüdür. Fatih Sultan Mehmed Han’ın bilgeliği ve ileri görüşlülüğü en önemlisi de devlet ve iman esaslarını her şeyin üstünde tutarak bu duruma kanunnamesinde yer vermesi apaçık bir inanç esasıdır. Devletin devamlılığı inancı. Kanunnameden sonra yapılan her idam diğerlerinden farksız olmamıştır. Evladına kıyarken Kanuni Sultan Süleyman Han’ın dilinden dökülen ‘Tevbe kıl canım oğul’, evladının varacağı makamda boynu bükük kalmamasıdır. Bizim anlamadığımız asla yaşayamayacağımız o acıdır aslında. Günümüzde kimse vatan için ben evladımdan kardeşimden geçeyim demez. Geçer belki, şehit olur ama bunun hükmünü asla kendi veremez. Ve hiç kimse devlet ayakta dursun, millet huzurlu olsun diye kafes odalarında hürriyetinden vazgeçmez. Bu yüzdendir ki, tarihi anlamak için önce yaşamak lazım, bir durup sormak lazım kendine, neredeymişim nereye gelmişim diye.
Etiketler
Yazar Hakkında
Esra İlbay Oral
Ramazanın ilk günü dünyaya gelmiş babasının son kızı.. Nefes aldığı sürece talebedir. Öğrenmek talebidir. Gelecekteki günlerini, yaşamadığı yıllarını, tatmadığı yiyecekleri beklerken de çok meraklıdır. O yüzden hayatı tek düze yaşamaz. Her şeyden bir parça barındırır.
Yorumlar