Kaybolan Kır Çiçeği
- Kadriye İkiz
- 30 Eylül 2017 - 10:20
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
“İnsan bazen uzaklaşmak ister kendinden ve çoğu kez yapar bunu. Herkesten, her şeyden daha tanıdık bir ses duyar ve koşmaya başlar. Çünkü bir kez dinlerse kaçış zorlaşır. Çünkü yürek, tanıdık bir sese hasretken onu duymak zorundadır. “
“Ben küçükken özel biri olduğumu sanırdım. Şimdi “Her insan özeldir zaten.” diyeceksin ama öyle değil. Masallardaki gibi pamuk prenses, kül kedisi falan da değil. Ben masallarla büyümedim ki zaten, sonradan öğrendim bunları. Benim masalım olmadılar; çok saçmaydı çünkü. Hiçbir zaman bir kurbağayı prense dönüştürmedi bir öpücük, değişmek bu kadar zorken hele. Hiçbir değnek bir anda kurtarmadı insanları fakirlikten, gece 12’ye dek bile olsa hiçbir yetimin babası geri gelmedi. Rüyalarında dahi o kadar uzun mutlu olmadı insanlar..
Ben küçüktüm, kızların bebekleri vardı, hani şu incecik Barbie denenlerden. Onlar evcilik oynardı ve o süslü ellere hiç yakışmazdı masum sevgiler, ben oynamazdım. Belki de gerçeği sakladığı için sevmedim onları. Mış gibi yapmak benlik değildi ve ben kardeşlerime bakardım. Bisiklete binmedim mesela hiç. İki teker üzerinde değil iki ayağımın üzerinde sapasağlam durmalıydım ben. (Belki bıraksalar koşa koşa giderdim.) Küçücük bir çocuğun bu kadar büyük bir sorumluluğu kaldırabildiğini gördüğümde anlamıştım özel olduğumu. Sonra ilkokula başladım. Öyle diğer çocuklar gibi annemle falan gitmedim okula, ağlamadım da hiç. İlk arkadaşım Melis’ti, öğretmenimizin kızı. Sıra arkadaşıydık ve çok iyi anlaşmıştık. Yemeklerimizi paylaşmıştık ilk gün, o benim en iyi arkadaşım olacaktı, biliyordum. Mahallede yaşıtım yoktu benim, hep yalnız kalırdım ama artık Melis vardı, aynı ekmeğe değmişti ellerimiz, unutmazdık birbirimizi. İkinci gün koşa koşa sınıfa gittim, yanında başkası vardı. Orası benim dedim, kalkmadı, erken gelen oturabilirmiş. Orası benimdi ve Melis hiçbir şey söylememişti. O gün ağladım, ama konuşmadım. Bir çocuğun küskün kalbinin, dilini susturabildiğini öğrendiğimde anladım güçlü olduğumu. Öyle güzel falan da değildim ben, çalışkandım ama. İlk kurdeleyi ben almıştım, ne Melis ne de yanındaki değil. Babam daha okula başlamadan öğretmişti bize okumayı. Ve okumaktan asla vazgeçmedim.
Ben küçüktüm ve en çok gözlerimi severdim. İri ve ela gözlerimi. En çok da mahallemizdeki teyzenin beni “Çakır gözlüm.” diye sevmesini. Gözlerim bazen yemyeşil olur, içinde ara ara kahveler. Eğer mutluysam ve güneş çarparsa gözlerime, yeşerir umutlarım. Tıpkı ağaçlar gibi sulanır, büyürüm ben de. Baktıkça nefes alırım. Akşam üzeri kahveye döner, kahvenin binbir tonu. Öyle karışık ama öyle ahenkli ki. Toprağa benzerdim. Ve ben en çok ikisinin karışımını severdim, yaşam ve ölüm gibi.. İşte o zaman anladım ben özel olduğumu. Hem gözleri bana benzeyen kimsecikler yoktu etrafımda, ben tektim. Çenemi yukarı doğru çektiğimde…” dedi ve nasıl olduğunu göstererek devam etti: “…Girintilerden oluşan bir mühür belirirdi. Bu mühür sadece bende var zannederdim; benim işaretim, herkesten saklanması gereken. Kalbim gibi…
Sonra büyümeye başladım. Hayatın seçim ve sorumluluk olduğunu çok önceden öğrenmiştim. Insanların şikayet etmelerine rağmen hiçbir şey yapmadığını gördüm. Acı çeker, kader deyip susarlardı sadece. Ben herkese inat çabaladım, seçtim ve sorumluluk aldım. Onlar oturduğu yerden kader dedi, ben çalıştım ve tevekkül ettim. Ama benden başka kimse istemedi hayatının sorumluluğunu ve ben ezilmeye başladım. Kendimi korumak için bir ton tuğla satın aldım. Temeli sağlam kalın duvarlar ördüm kalbimin etrafına, hep dik yürüdüm. Önceleri uzak tuttum insanları kendimden. Ama gördüm ki bazen içerden kanar yürek, en içinden, kalbinin savunmasız kaldığı sevdiklerinden. Ve damlaya damlaya akan su, zamanla en keskin kayaları bile eritir. Yine dağıldım ama hep sevdim, hiç düşünmedim. Sevmek kolay olandı, içimi ısıtan. İnsan düşünürse sevemez ki! İşte o zaman emin oldum ben. Büyüdüm ama hala çocuktum, özel bir çocuk. Oysa sihirli değneğim yoktu elimde, dokununca değişmedi kimse. Sevmeyi bilmiyorlardı, sevginin gösterilmesi gerektiğini. Ben çok sevdim. Benim sevgimin değil sevginin yetmesi gerekiyordu ama olmadı. Onlar çoğaldı, ben yarım kaldım. Her şeyden geçsem de içimden geçemedim, o umut dolu minikten. Hayallere dalıp gerçeklerle büyüdüm ben.” dedi, ömrünü uğurlarcasına hafifledi. Gözleri, eskisine göre küçülmüştü. Yeşilden dönüyordu yavaş yavaş, toprak oluyordu. Öyle yorgundu ki zorla kıpırdıyordu dudakları. Sessiz bir iç çekti, içini çekti sanki bu dünyadan:
“Belki de, özel biri değilimdir ben. Buna inanmak daha kolay gelmiştir. Neden bu kadar çabuk büyüttüler beni? Belki sevgi yetmiyordur. Benim istemem, çabalamam. Hani hep ‘sen iste yeter’ diyor ya reklamlarda. Söylenen en büyük yalan bu işte, kandırıyorlar bizi. Dileyenin Allah olması gerektiğini unutturuyorlar; uyanamıyoruz.
Belki de ben içimdeki cam parçalarının yansımasını yıldızların ışığı sanmışım, yanılmışımdır. Hani hep iyiler kazanırmış ya. İyilerin kazanmak gibi bir derdi yoktur ki. Hem kazanılacak yer değildir dünya. İyiler daima acı çeker. Belki de ben, acı çekiyorumdur.”
Elleriyle yanaklarını ovuyordu. “Bazen susunca yanaklarım çok acır. Sanki tüm dünyayı susturmak istercesine sıkarım onları. Biliyor musun, dünya umut etmek için bile çok sahte, ben gerçek olsun istiyorum.”
İçinde yanan umudu söndürmek istercesine sıkıca yumdu gözlerini, karanlığa alıştırmak için uzunca bir süre bekledi. Sanki o beklerken birileri kalbini söküyordu yerinden. Gözleri gittikçe küçülüyor, yüzündeki çizgiler daha da beliriyordu. Yavaşça kaldırdı yüreğini, elinde sıkıca tuttuğu aynaya baktı. Kahveye sabitlenmişti, yüzünü göğe değil yere değişmişti. “Bu kez tamam.” dedi, “Artık büyüyeceğim…”
Yorumlar