Kiralık Hayatlar
- Kemal Ağca
- 6 Şubat 2017 - 18:41
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
Dünyada kesesinin yettiğinden fazlasını toplamaya hırs yapan tek canlı insandır. İhtiyaçtan fazlasına tamah etmek ne kadar yanlış olsa da insanın fıtratına işlenmiştir. Bunun elbette ki çeşitli nedenleri var. Zira Allah zinhar boş iş yapmaz. Tamah, yani ihtiyaç kadarı ile yetinmeyip fazlasını isteme hasletinin en önemli nedeni, ölümünden sonra yaşam bahşedilmiş tek canlının insan olmasıdır. Adına hırs, tamah, aç gözlülük vs. diyebileceğimiz her özellik sadece somut şeylerde kendini göstermiyor. Ekmek, kıyafet, ev, bark, binek türleri derken artık insanlar farklı yaşamlara, veya yaşamlarının içinde olmasını hayal ettikleri bir takım olaylara bile tamah eder oldular. Daha doğrusu olduk. Hatta en doğrusu oldurulduk.
Diyelim ki canımız sıkıldı, çok üzüldük ya da çok sevinçliyiz veya çok sıradan bir gün geçirdik. Yahut çok öfkeliyiz. Böyle durumlarda yapabileceğimiz çok şey var. Çok yakın gördüğümüz bir arkadaşımıza gider dertleşiriz. Ya da birkaç arkadaşla toplanır, eğlenmek için birşeyler yapar, bazı oyunlar oynarız. Erkekler genelde bu ihtiyacı halı sahada giderirken, bayanlar adına alış veriş dedikleri dünyanın en gereksiz ve masraflı icraatını gerçekleştirebiliyorlar. Hanımlar hemen köpürmesinler lütfen, zira bu bir espri olmakla beraber, yazıyı yazanın bir erkek olduğunun da işaretidir. Birkaç kelime okurken bile gülüp eğlenme imkanımız var ki ben yazarken oldukça eğlendim ve gülerek yazıyorum. Peki bunlarla yetiniyor muyuz? Elbette hayır.
Gerçekten çok şey istiyoruz hayattan. Hayatı yaratanı unuttuğumuz için hayattan istiyoruz ve hayat bize ne verirse versin tatmin olmuyoruz. Bu arada ben bu yazının bir vaaz niteliğinde olmasını istemiyorum ve o yüzden araya özgün espriler serpiştirmeye devam ediyorum. Bir de biz de tedavisi İsviçreli bilim adamlarınca bile bulunamamış olan bir hastalık var. Adına rahat batması deniyor. En büyük şikayetimiz rahat edememek olmakla beraber, bazen bizi rahatsız edenin ta kendisi olabiliyor rahatlık. Rahatı battığı yerden çıkarmak için uyguladığımız tedavilerden en bilineni korku filmi izlemek. Mutfakta yemek yaparken sessizce yaklaşıp “Böööö” yaptığımda, bana bildiği bütün bedduaları mitralyöz gibi saydıran annem, korku filmi izlemeye bayılır. Belki de dünyanın en silik karakterini canlandıran ben, aksiyon, macera filmlerine bayılırım. Hareket halindeki bir araçla tek münasebetim, çocukken traktörcü Hüseyin amcanın oldukça yavaş bir şekilde sokakta giderken kasasına tutunmak, becerebilirsem tırmanıp içine girmek olduğunu varsayalım. Ya da neyse, hangimiz yapmadık ki. Filmde adam arabayı son hızla kullanıyor, yine son sürat giden tıra yanaşıyor, direksiyonu ve gaz pedalını sabitleyerek kapıyı açıyor ve hareket halindeki arabasından, hareket halindeki tırın şoför mahalline tırmanıyor. Vaay bee. E yani şimdi hayatındaki en büyük aksiyon, yavaşça giden traktörün kasasına tırmanmak olan ben, bu adamın yerinde olmayı istemez miyim? Elbette isterim ki o komik duruma düşerken zaten kendimi o adamın yerinde hissedip aynı havaya girdim. Ama işte sadece traktör kasasıydı ve beni kesmedi. O yüzden aksiyon filmlerine devam.
Şimdi de gelelim bütün dünyanın gözünde çok önemli bir yer tutan aşk filmlerine veya dizilerine. Tabi hepimiz biliriz ve inanırız ki aşk dediğimiz olgu sadece bir kadın ve bir erkek arasında geçer(!). Gerçi son zamanlarda bu ilişkilerde zaman zaman kadınların ve erkeklerin sayıları artıyor ama biz o toplara girmeyelim. Düşündüm de, sanırım gireceğiz. Bir karı koca düşünelim. Evliliklerinde bazı sebeplerden dolayı bir mutsuzluk var. Öyle sıkıcı bir ev, öyle bezdirici bir hal olmuş ki halleri, o derece yani. Sonra bir fragman geçiveriyor televizyonda. Neymiş efendim, aşk varmış, ihtiras varmış, bunlar varmış da entrika yok muymuş? Olmaz mı efendim, o da varmış. E madem bunları ben evliliğimde yaşayamıyorum, kocamla veya karımla böyle bir hayat yaşayamıyorum, yaşayanları izliyim de kendimi baş rol oyuncusunun yerinde hayal edeyim diye düşünüyor hanım kızımız veya bey oğlumuz. Ev soğuk, ev sessiz, huzur yok, ikisi de elini uzatsa dokunacak, iki güzel söz söylese gönlünü alacak kadar yakın olduğu eşine, izlediği dizi veya filmdeki oyuncudan daha uzak mesefalere mevzileniyorlar. Çünkü mutlu, ihtiraslı macera dolu bir aşk hayatını kiraladılar. Kontrat bitene kadar birbirleriyle kontak kuramazlar. Hele bir de işin içinde tarafların birbirini aldattığı konu edilen yapımlar girmiş ise demeyin gitsin. Nedense aşıkların mutlulukları, bu aşk için yaptıkları fedakarlıklar sadece izlenir, ama ne kadar kötü şey, abes iş varsa öğrenilip hayata geçirilir. Buna bir anlam verebilen daha çıkmadı.
Yine kendimden örnek vereyim. Hepimizin başına gelmiştir, tanıdığımız veya tanımadığımız birisine çok kızar, öfkeleniriz. Kinimiz ateş olup içimizi yakar. Genelde iş hayatında bu vakaya sıkça rastlanır. Zaten çağımızın hastalığı stres de hayatımızda o kadar belirgin bir yer etti ki, çoğu zaman neye neden kızdığımızı da bilmez olduk. Küçük pürüzlere, büyük zımparalarla girişir olduk. Damlaya damlaya göl olan olumsuzluklar da bunun tek sebebidir. Şahsen ben öyle kavgacı biri de olmadığım için, canımı sıkanın ağzını burnunu, gece yatarken başım yastığa gömülü vaziyette dağıtmayı tercih edenlerdenim. Normal günde de “La havle…” der geçerim. Tabi zikir sadece dil ile çekildiğinden kalbe tesir eder mi, etmez. “La havle…” nin kesmediği siniri güzel bir dövüş filmi basbaya giderir.
Biz hayatımızda yapamadığımız şeyleri, olmasını istediklerimizi, olmamasını istediklerimizi, velhasıl-ı kelam neyi isteyip neyi istemiyorsak, bir kadrajdan yansıyan kesitleri izleyerek bunlar olmuş ya da olmamış gibi tatmin olabiliyoruz. Daha sonra da gerçek dünyaya dönünce tipik bir “şuna değmiş, buna değmemiş” sendromunun cereyanına tanık oluyoruz. Bünye yine morfin gibi, eroin gibi, sigara gibi her yoksunlukta bunları yeniden istiyor ve mutlaka alıyor. Bünyemiz buna alışıyorken ise şu iki şey oluyor ; ilki zihinsel uyuşukluk, yani düşünmede, gündemi analiz etmede, olaylar arasında bir çıkar yol bulma çabasında eksiklik veya bunların tümünün terk edilmesi. İkincisi ise “zaten ben kimim ki, benim neyim var ki, filan dizideki gibi yakışıklı ya da güzel değilim ki, filan gibi zengin değilim ki,” bahanelerinin arkasına atılıp çürümeye terkedilen bedensel uyuşukluk.
Filan oyuncu kadar yakışıklı veya güzel olmayabilirsiniz. Ama eşinizin gözünde en yakışıklı adam veya en güzel kadın sizsiniz. Bir güzel sözünüze bakar. Filan adam kadar güçlü, eli kolu her yere uzanan biri olmayabilirsiniz. Ama en yakınlarınız sizden bir merhaba, bir nasılsından daha çok bir şey beklemiyorlar. Yalın ayak, soğukta dilenen birisi sizden ona milyonlar bağışlamanızı beklemiyor. Bir yarım ekmek arası bir şey uzatın, dünyaları vermişsiniz gibi bakacaktır. Çok sıkıcı bir hayat mı yaşıyorsunuz? Sosyal aktivitelere katılın. Bir yardım derneğinde görev alın, ara sıra bu ve benzeri şeylerin arasında icraatlerde bulunun.
Yani lütfen artık biraz yorulun. Zihnimizi ve bedenimizi uyuşturduğumuz yeter. Biraz da gerçekten rahatsız olduğumuz rahatı bir köşeye bırakalım ve yorulalım. Biz ondan, bundan değil, yorulamamaktan yoruluyoruz.
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar