Kredimiz Tükeniyor
- Kemal Ağca
- 26 Mart 2017 - 15:05
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
– Selamun aleyküm Salih enişte.
– Ve aleykümselam Mustafa hayırdır?
– Yav enişte şu bizim kamyoneti satmıştım, yenisini alamadım. Malum ekmek teknesi. Şimdi de parayı denkleştiremedik, boşta kaldım.
– Deme yav!… Sıkma canını Allah büyük. Senin ne kadar eksiğin var de hele?
– İşte nereden baksan beş bin falan.
– Tamam yav hallederiz. Benim altınlar var onları bozduralım. Çıkışmazsa benim dayıoğlundan tamamlarız.
– Dur enişte napıyorsun? Geri nasıl ödeyeceğim o kadar parayı?
– Yahu dert etme, elin bollaşınca ufak ufak ödersin. Bugün sana yarın bana.
Bu konuşmanın benzerine en son ne zaman şahit oldunuz? Şahsen ben en son 20 yıl önce şahit oldum. Ve borç verilen meblağ da öyle iki üç bin gibi bir şey değildi. Bu günün kuruyla değeriyle 20 bin mark. Evet, mark vardı tabi o zamanlar. Gerçi şimdi de var ama Zuckenberg’siz bir şey ifade etmiyor. O zamanın markı nasıl bize yaka silktiriyorduysa, bu günün Mark’ı da ondan geri kalmıyor. Her neyse konumuz o değil. Paraya sıkışan birisinin eş, dost ve akrabasından borç isteyebilmesi, ve hatta hayret edeceksiniz, o istediği miktarı ona borç olarak vermeleri imkansız değildi. Veriyorlardı yani. En fazla bir senet yapar gene verirlerdi. Yok demek ayıptı. Yok dersen yok olursun derlerdi. Bu gün sana yarın bana derlerdi. Borç alan da bu hassasiyeti suistimal etmez, sözleşme yapılırken borç verenin söylediği gibi “eli bollaşınca” gerek tamamını, gerekse parça parça aksatmadan öderdi. Meseleyi günümüze yaydığımızda hepimizin istisnasız bahanelerimiz birer birer olgunlaşıp dibimize düşmeye başlıyor. Vay efendim o zamanla bu zaman bir değilmiş, şimdi insanların elinde para tutulmuyormuş, o zamanlar bir şekilde birikimler olabiliyormuş, ülke krizdeymiş falan filan. Ha tabi bir de “insanlara güven olmuyormuş”u ve “nerde o eski halden anlayan, iş bitiren dostlar”ı da atlamayalım. Bu cümleleri çok sık duyarız. Bir de gülmeyin ama bu az önce “o zamanlar para vardı şimdi yok” bahanesini üreten arkadaş “o zamanlar” ekmeği karneyle alıyor, su, tüp ve benzin kuyruklarına giriyor, bilmem kaç ekran LCD veya LED televizyonları bırakın, evine radyo bile alamıyordu. Şimdi on yaşındaki torununun elinde son teknoloji tablet var. Ama para yok.
Hadi bir de baştaki diyaloğun günümüzdeki haline bakalım:
– Selamun aleyküm Salih enişte.
– Ve aleykümselam Mustafa hayırdır?
– Benim kamyoneti biliyorsun, onu birine verdim çalıştırıyor yüzdelikle. Ben de ikinci bir kamyonet alacağım da parayı çıkıştıramadık. Senin elinde varsa bana bi 50 bin destek çıkar mısın?
– Sorma Mustafa yav. Ben de bizim kızı koleje yazdırdım. Okul taksitleri, servis masrafı falan baya bi zorlanıyoruz. E bir de hanım mobilyaları değiştirtti. Onların taksitleri var.
– Hee. Anladım zor tabi.
– Kredi çeksene sen ya. Bak X bankası ihtiyaç kredisi veriyor. Hem de yüzde şu kadar faizle.
– Hadi ya? Baya da uygunmuş faizleri. Ben bir başvurayım o vakit.
– Tabi yav. Durduğun kabahat.
Adam şunu aldık, bunu aldık diyor ama taksitle diyor. “Aldık” diyor. Onlar benim oldu sanıyor zavallı. Banka satın almış sana kiraya vermiş haberin yok. Sen bankanın kira hizmetini kullandığın için de ayrıca para ödüyorsun bir de (faiz). Faiz, faizin oranları, uygunluğu konuşuluyor. Yahu faiz ne zaman uygun oldu? Dinimizde uygun mu? Ben bu kelimeyi kullanırken galiz bir küfür kelimesi söylemiş gibi hissediyorum kendimi. Faizin en alt derecesinin bile neyle eşdeğer olduğu hatırıma geliyor. Ama artık büyük çoğunluğu müslüman olan milletimizde, hatta ümmetin geneline yayılmış bir faiz illeti mevcut. Borç kavramı yerini “kredi” ye bıraktı. Doğru ya, borç masumdu, kutsaldı, eşden, dosttan kardeşten istenirdi. Ama kredi öyle mi? Bankadan, tefeciden, keneden, pireden isteniyor. Kene ve pire bile ihtiyacından fazla kan emmezken hem de. Elinde parası olduğunu bildiğiniz bir ahbabınızdan borç isteyin. Genelleme yapmıyorum ama benim şahit olduğum bir cevap aynen şu şekilde, “Ya benim birikmiş biraz var ama bankada. Faize koydum şimdi onu bozamam. Çekersem bozulur.” Faiz parası yiyor, hatta bankada parası var diye adı çıkardı bir insanın, evine gidilmez, bir bardak suyu içilmezdi haram diye. Böyle hassasiyeti olan bir milleti, cebinde faiz belgesi ile dolaşır hale getirdiler. Kredi kartları taksit imkanı sağlıyormuş, peşin alınmıyormuş vs. Muhafazakar kesimden bile ( bu terimden de oldum olası nefret ederim, müslüman yumuşadı oldu muhafazakar) kredi kartına, banka kredisine ve taksitlerine aklamalar yapılır oldu. Fetva isteyenler, fetva veren ve adına hoca denilen mahluklar çoğaldı. Ismarlama fetvalar verilmeye başlandı sonra. Ve bu kardeşinizin kulakları şunları duydu! : “Hocam biz iş yerimizi genişleteceğiz de, kredi çekmemiz gerekiyor. Malum o da bir miktar faiz ödenmesini gerektiriyor. Bize bir fetva verseniz, ama caiz olsa…” Evet abartmıyorum bu fetva siparişini duydum. Yakında ben de bir pankart asayım diyorum bu “hoca(!)” ların camlarına, “En caizinden faiz fetvaları bel’amından satılık!!!” Artık “Canım faiz de ticaret gibi bir bakıma” diyen hocalar var.
“Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, ‘Zaten alışveriş de faiz gibidir’ demelerindendir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı. Kime Rabb’inden bir öğüt gelir de faizcilikten geri durursa, geçmişi kendisinedir, onun işi Allah’a aittir. Kim faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir, onlar orada temelli kalacaklardır. (Bakara 275. ayet)”
Burada muğlak, müteşabihlik bir durum var mı? Anlaşılmayan, yorum ve felsefe yapmayı gerektiren, açıklanmayı gerektiren bir husus var mı? Gayet sarih. Faize yaklaşma! Biz, tam ortasına oturmuş kepçe kepçe yiyoruz. Kanepemiz biraz sert olsa, televizyonumuz biraz küçük oluvermiş olsa -ki kendisi bile fazlalık- , hanımlarımız komşularını eve davet ettiği zaman “Bizim bey de şu sizin otomatik düdüklü tencereden alacak ama kredi kartının limiti dolu, gelecek aya alacağız” demek yerine dimdik durup göğsünü gere gere, “Nasibimde varsa alırım, yoksa dünya malı için faize bulaşıp helalimi haram etmem” diyebilse, erkeklerimiz, “Bir araba almam şart ama, hem o kadar ay bir bankaya köle olup, hem de deve yüküyle faiz ödemem, ne harama girerim, ne kendimi sömürtürüm. Nasibimde varsa alır, yoksa sabrederim” diyebilse. “Faizle ev sabihi olacağıma, helalinden yaşar, kiramı öderim aslanlar gibi” diyebilsek. Nasip, kısmet, kanaat gibi kelimeleri yeniden zihnimize alıp bir elden geçirsek…
Ortalama bir insan ömrünün 60 küsür yıl olduğu şu çağımızda, şu fani hayatta bile uzayda iki yıldızın arasındaki mesafe 500 bin yıl sürebiliyor iken, o yıldızların, bu dünyanın, o faizle aldığımız şeylerin, hatta kendi bedenlerimizin bile elimizden alınıp yok olacağı, çırılçıplak, yapayalnız kalacağımız “ebedi” bir ahiret hayatını göze alabiliyorsak bravo bize. Büyük cesaret. Lakin ahmaklıkla cesaret arasında ince bir çizgi vardır ya hani, koca dağlar bile o çizginin gerisinde kalmayı seçmiş de biz yumruk kadar varlığımızla kabul etmişiz. İnsanoğlu…
Etiketler
Yazar Hakkında
Kemal Ağca
Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın
Yorumlar