Edebiyat

Ömür Merdivenindeki Yorgunluk

  • 4 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Ömür Merdivenindeki Yorgunluk

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden.” Ahmet Haşim

Ağır ağır yürüdüğüm yolun sonunda adına ömür denilen merdiveni ağır ağır çıkan güzel insanların olduğu yerdi burası. Kapıdan içeriye adımımı attığımda bir fotoğraf sergisiyle karşılaşıyordum. Siyah-beyaz fotoğraflar… Objektife gülümseyen gencecik yüzler ve fotoğrafçıdan gelen “Çekiyorum, gülümseyin!” söylemi… Şimdiden saklanamayan mazi… Bir anı dondurmak adına patlayan flaş ve ardından fotoğraf karesinden birden kaybolan insanlar… Yüzümde oluşan tuhaf bir tebessümle ayrılıyorum serginin önünden. Kocaman holün devamında maziden yara almış ufak sıyrıklarla varlığını devam ettirmeye çalışan bir masa, hemen yanı başında yetmişlerden kalma bir taş plak ve kulakların pasını silen tınısıyla bu plağın varlığını ele veren bir Zeki Müren şarkısı… “Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.” Az ileride içinde ağızlarından çıkan kabarcıklarla güzel insanların dertlerini paylaşmaya çalışan birkaç balığın olduğu bir akvaryum…

“Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” Ahmet Haşim

Güneşin renginden mi geçmişin renginden mi bu yüzlerindeki, gözlerindeki sararmışlık bir yığın yaprak misali? Hepsinin gözlerinde bir yığın yaşanmışlığın buğusunu soluyor, o tarihi çınarları andıran bedenlerdeki dert bu buğuya katılıyor ve genizlerimi yakıyordu sanki. Büyük bir kasvet sarıyordu yerleri, gökleri ve hatta o sararan güneşi. Ama yine de gülüyordu o insanların gözleri. Bir başkaca haldi gülmeleri. Samimiyetsiz değildi hani. İçten, en doğal halleriyle gözlerinin etrafında oluşan kırışıklıklarla yanaklarında oluşan o derin, belirgin çizgiler gülüşlerine ortak oluyordu.

Şimdiyse muhabbetlerine ortak oluyor, dertlerini dert ediniyorum yüreğime. Anılara, çok eski vakitlere, zamandan geçse de yüreklerden geçmeyen geçmişe gidiyorum sessizce. İlk konaklama yerim 90 yaşındaki Hakkı Amca’nın Antep’teki köyü oluyor. 80 yıl önce köyde çocuk olmanın tadına varıyorum. Yüzümde kocaman bir handeyle dinliyorum onu, dizleri dibinde. Sıcacık bir dede sevgisiyle… 70 yaşındaki Osman Amca dilinde yaktığı manilerle bize doğru yaklaşıyor ve başlıyor anlatmaya. Eskinin aşklarını anlatıyor, hani şu gerçekten olan aşkları… Onu dinlerken derin düşüncelere dalıyor ve bir kez daha “Aşk o vakitlerde kalmalı.” diyorum. Osman Amca’nın gevrek sesiyle birden irkiliyorum. “Çok sevdim de vermediler, ben de evlenmedim.” diyor. Hatırıma Aşık Veysel düşüyor. Mırıldanıyorum: “Seversin, kavuşamazsın adı aşk olur.” Osman Amca beni duymuyor ve yeni bir mani yakarak yanımızdan ayrılıyor. Onun ardından ben de bahçeye çıkıyorum. Arkamdaki buram buram mazi kokan eşyaları ve kelime kelime anı dökülen dilleri geride bırakarak…

“Ve bakacaksın semaya ağlayarak.” Ahmet Haşim

İki amcanın çay tadında muhabbet ettiklerini gördüğümde yanlarına ilişiveriyorum. İbrahim Amca ile başlıyorum sohbete. Mahzun gözleriyle yüzüme bakarak “Evlatlarım…” diyor. Aradan geçen birkaç saniye ölüm gibi… “Çok özledim.” O vakit başımı semaya kaldırıyorum gözyaşlarımın yanaklarımdan kendilerini bıraktıklarını İbrahim Amca görmesin diye. “Beni beş yıldır arayıp sormadılar.” diye devam ediyor kelâmına. Başım hâlâ semada… Güneşin gözyaşlarımı kurutmasını bekliyorum. Nafile bir bekleyiş… Güneş de ortak oluyor sanki bana. Zira gözyaşlarım artmakta. “Eşim…” diyor. Yüzüne bakıyorum. Gözlerindeki kederin üstüne bir de aşkı, sevdası eklenince bakamıyorum yaşlıca gözlerine. Yüzümü yere indiriyorum. Hatırımda yine bir dize, onu anlatan: “Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan, onu çok arıyorum.” (Atilla İlhan) İbrahim Amca’nın derdini yüklenerek sırtıma yanından ayrılıyor, yürüyorum.

“Sular sarardı yüzün perde perde solmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta.” Ahmet Haşim”

Akşamın kızıllığı çöküyor hem bu koca çınarların üstüne hem de yeryüzüne. Az ileride solgun yüzlü bir amca dikkatimi çekiyor. Yalnız… Ama öyle bir yalnızlık ki onunkisi, yalnızlığın en şahanesi… Kimsesizlerin kimsesine Rabbine açmış gönlünü. Elimde tek kalmış karanfili ona uzatıyorum. Yüzündeki tebessümün tarifi yok. Bir yere oturuyoruz beraberce. Onu dinledikçe “Niye bu kadar yalnız ki?” düşüncelerimden utanıyorum. O yalnız değilmiş meğer. Hatta şu dünya dediğimiz ömür merdiveninin basamaklarında kimse yalnız değilmiş. Namaz vaktine kadar söyleşiyoruz. Amca konuşmuyor da sanki anlattıklarıyla benimle şiirleşiyor. Öyle güzel bir kalbi var ki… Dilinden eksik değil dualar, gönlünde her dem sevdiğim, Rabbim dediği Allah var. O güzel dualarından ben de nasiplenerek yanından ayrılıyorum. Son olarak bana şu dizeleri mırıldanıyor:

“Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.” Erzurumlu İbrahim Hakkı diyor, ne de güzel söylemiş.

“Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta” Ahmet Haşim

Ömür denilen bu merdiveni hızlıca çıktığımı hissediyordum. O güzel insanların anlattıklarıyla oradan oraya koşturmuş bir ömrü nefes almaksızın bir yudumda bitirmiştim sanki. Gönüllerinde saklayıp anlatamadıklarıysa gizli dil olup ruhuma dolmuştu. Derin düşüncelerle evimin yolunu tutuyorum, ömrün ritmini biraz düşürmek isteyerek. Zira yorgundu insanlar ve ben yorgundum o insanların anlattıklarıyla.

Etiketler
edebiyat Ömür Ahmet Haşim

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap