Öykü

Sarı Arılar

  • 8 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Sarı Arılar

"Rüyasından fırlayarak uyandı. Terden sırılsıklam olmuş, göz bebekleri büyümüş, dili damağına yapışmıştı. Başucundaki konsoldan titreyen elleriyle bardağa uzandı. Birkaç yudum aldıktan sonra gittikçe daha fazla etkilenerek uyandığını, bilinçaltının onu ters yüz ettiğini fark etti. Sürekli aynı rüyayı görüyordu. Sarı bal arıları karınlarından düğüm yapılmış iple uçmaya çalışıyorlardı. İplerin ucundan zafer kazanmış komutan edasıyla sımsıkı tutuyor ve gururla gülümsüyordu."

 

Her gün sabahları işe giderken simit almak için uğradığım, simitçi önerdi bu psikiyatristi. Sürekli gelip giden müşterilerinden duymuş, çok başarılı bir terapistmiş. Umarım çocukluğunuzdan başlayalım demez. Birincisi bu soru bana basmakalıp geliyor ve sinir oluyorum. İkincisi çocukluğumu konuşmaktan hoşlanmıyorum.

 

Psikiyatristin muayenehanesine randevu saatinden bir saat önce geldim. Dün geceki rüyamdan sonra uyku muyku kalmadı bende. Kaçtı gitti. Yakında bende keçileri kaçıracağım. Sekreteri yüzüme garip garip baktıktan sonra,

 

“Nâgehan Hanım daha gelmedi, Berkan Bey.” dedi.

 

“Gelse alacak mı, benim randevuma daha bir saat var” dedim.

 

Yine o aynı garip ifadeyle baktı yüzüme. Bu takındığı yüz ifadesinden anladığım, erken gelmemi garip bulmuştu. Acaba asıl kendisinin garip olduğunun farkında mı. Ya da ahmaktır. Psikiyatrik muayeneye gelen hastalara alışkın olması gerekirdi. Mesela ben şu an, şizofreni hastası olup problem çıkartabilirdim. Neyse ki sekreterin ahmak olduğunu anlayışla karşılayacak sağlıklı düşünce yapısındayım. Doktora rüyamı anlatırken sıkılmaz inşaallah. Çünkü bir ara danışmanlık aldığım doktor, seansa girdiğimiz andan itibaren esnemeye başlıyor ve sürekli kahve içiyordu. Ağzını sonuna kadar açıp esnemesi ve ardından yanlış anlamayın esnememin sebebi sizden değil, bende rahatsızlık var diyerek kahvesini yudumlaması sinirimi bozuyordu. Anlattıklarımdan sıkılan bir doktora problemimi anlatmak, epey can sıkıcı geliyordu. Bir gün dayanamadım. “Geçmiş olsun doktor bey, rahatsızlığınız nedir? Bu esnemeyle işiniz gerçekten zor, Allah yardımcınız olsun” dedim. Güldü… İnşaallah anlatacağım uzun rüyalarımdan bu doktor sıkılmaz.

 

“Apifobi mi, dediniz? Nasıl bir arı korkusu bu bendeki böyle? Rüyalarımda her gece arılara farklı bir şekilde işkence ediyorum. Dün gece rüyamda çocukluğuma döndüm, memlekette Antalya’dayım. Bizim eve şehir stadyumu yakındı. Şehir stadyumunun da duvarları taşlar ve kayalarla örülerek inşa edilmiş. Rüyamda oradayım. Duvarların arasındaki boşluklara yuva yapmış arıların peşindeyim. Elimde on sekiz litrelik o büyük yağ tenekelerinden tutuyorum. Kapağını söküp bir sopaya çivilemişim. Taşların arasından çıkan arıları öldürmeye çalışıyorum. Ölümün ne demek olduğunu biliyor muyum acaba? Oysa şimdi ölümün soğuk nefesini ensemde hissediyorum. Ah annem ah, seni o kadar çok özlüyorum ki… Çok erken ayrıldın aramızdan. Ben bu cezayı hak edecek ne yaptım sana. Yalnızlığın korku ören ağına yakalanmış gibiyim. Korku içinde debelendikçe, yalnızlık ağı daha kuvvetleniyor. İyice sıkıyor daralan nefesimi. Bu acıtan anılarım, güzel günleri görebilecek mi? Bir türlü affedemiyorum bizi bırakıp gitmeni. Biliyorum belki de sen gitmek istemedin, ama o çocuk kalbim affedemiyor. Affetmiyor…”

 

Birkaç haftadır terapilere devam ediyorum. Doktorun muayenehanesinden çıktıktan sonra, kendimi değişik bir ruh halinde buluyorum. Duygularımı anlatabilmemin hissettirdiği rahatlığı yanında garip bir hüzün çöküyor. Eve dalgın düşünceli bir şekilde varıyor ve bir kaç dize karalıyorum.

 

Kalbim,

 

Özlemlerim,

 

Kaybedişlerim,

 

Yaşayan ölülerim.

 

Takıntılarım iyice arttı. Her terapi sonrası alt alta bu sözcükleri yazıyorum. Aklımı mı, yitiriyorum acaba?

 

Bitmeyen bir arı katliamı, sanki bu dünyaya arı öldürmek için gelmişim. Psikiyatristim, sizde arı obsesyonu var diyor. Arılara takmışım. Bu mantığı olmayan takıntılara neden takılır insan? Düşünmekten yorgun düşmüş sorular bunlar. Bir savunma mekanizmasını bu kadar yanlış bir davranışa iten neden nedir? Bu bilincin körelmesi ve takıntıya esir düşmesi sadece biz insanlara özgü bir yetersizlik mi? Sanki içimde bir ülke var ve onu yönetmeliyim. Sağ duyum ve aklım dışında yardım alabileceğim kim var? Madem aklım var, beni bu içimden yıkan yanlış çözüm nedir? Zihnim benim dostum değil mi? Benim bedenimde ve bana yanlış tavsiyelerde bulunuyor. Bulunmak bir yana, beni buna zorluyor. Bilincimin kontrolünü ele geçiren nedir? Benim kabul edemediğim gerçekler mi? Oysa ben sadece duygusal bir tepki, yas travması yaşıyorum. Kabul edemediğim gerçek, beni kendime oynadığım zihinsel bir oyunla nasıl böyle yoldan çıkarabilir? Kendi içimde bana düşmanlık eden bir zihnim mi var? Neyim ben bir katil mi? İllaki işkence edeceğim onlara. Aslında zarar vermek istediğim kim? Sağ duyum, vicdanım nerede, neden sorgulamıyor? Bende eksik olan nedir? Eksikliğim yoksa gücümün sınırlı olduğunu bilmemek mi? Ben neden bunları bilmiyorum? Yaşam akışı içinde var olan, bizi derinden etkileyen bu hayati gerçekler neden bana açıklanmadı? Ve neden kaçınılmayacak sona olan yürüyüş bu kadar bilinçaltına itildi? İnsanlığın doğumuyla aynı paralellikte başlayan ölüm gerçeği neden bana açıklanmadı? Allah’ı kalbimde hissetmemin yanında, hayata, ölüme, ölüm ötesine dair bilmemiz gerekenler neden öğretilmedi? Dini inancım vardı ama doğru iman bilgilerini, nasıl inanmam gerektiğini bilmiyordum.

 

Rüyalarımda arılara yaptığım zulümlere inanamıyorum. Oysa askerlik bile yapmadım ben, asker kaçağı oldum. Bedelli askerlik gelince ancak vatani görevimi yaptım. En yakın arkadaşım Serdar ihbar etti beni bir ara, alın şu şerefsizi askere diye. Anlamıyor ki herif, bizim ailede kan tutması var. O yüzden gitmek istemedim. Ona hesap mı, vereceğim?

 

Dün gece yeni bir rüya daha gördüm. Arılar yuvalarından çıkmayınca dumandan kaçıp dışarı çıksınlar diye ateş yaktım ve yuvalarına sıkıştırdım. Beşer onar dışarı çıkmaya başladılar. Gözüme kestirdiğim rengi en parlak sarı olan arıyı, elimde tuttuğum iple belinden düğümlemek için, ipi halka yapıp yuvarlatarak arının karnından geçirdim. Düğümü sıkınca arı sendeledi. Kendine gelince uçmaya çalıştı. Fakat ipe bağlı olduğundan kurtulamadı. Ben yine o bacak kadar boyumla komutan edasıyla gülümsüyorum.

 

“Ne düşünüyorsunuz bu konuda, Berkan Bey?”

 

“Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Siz söyleyin? Aslında sarı arı… Bir şeyler çağrıştırıyor. Sarı saçlar, sarı uzun saçlar ve bir çocuk.”

 

Dönüş yolu boyunca yürürken bu sarı uzun saçları ve çocuğu düşündüm… Düşündüm… Hafızamı zorladım… Bomboş bir sayfa. İçim bir buruk, bir gamlı, dilimin ucunda birikmiş söz tepeleri, oysa tek bir hece dökülmüyor kayıp anılarımdan. Ani bir hareketle içimden geçen hisle yere dökülmüş yaprakları toplamak için eğiliyor, toprağı ellerimle yokluyorum. Ne çınar, ne söğüt, ne de gül yaprağı sadece kara toprak. Alıp gitsem diyorum başımı bazen, o gidemediğim ama gitmek istediğim yere. Neresi olduğunu bilmediğim; Belki de var olmayan. Yolunu izini bulamadığım ve beni çağıran o yere.

 

Üst üste her gece gördüğüm bu rüyalar bana, üstü tozlu zamanda unutulmuş bir şeyler haykırıyor. Eminim artık bundan… Konuşmak istiyorlar benimle.Yüreğinin karanlık derin mahzenlerinde gömdün bizi diyorlar. Zincirlerimizi çöz… Aç bizi… Gör bizi… Belki de sev bizi! Bitsin artık bu rüyalar yoruldum. Canıma, kanıma kadar yoruldum.

 

“Bu seferki rüyamda yine bir sarı arı ve yine belinden bir düğümle bağlamışım. İpin ucunda ise bir taş bağlı mahallede gezdiriyorum. Elimden uçup kaçmak istiyor, bana yönelince, taşı yere bırakıyorum… Arı da bana iğnesini batıramadan yere düşüyor. Ve gözümden ilk defa bir damla yaşın süzüldüğünü hissettim o an. O bir damla yaş, çok şey söylemek istiyordu bana. Ama tek bir sözcük dahi dökülmüyor, dudaklarımdan. Bir boşluk kaybolan yıllarımda, dolmak istemeyen, ürkek bir zaman kaçağı.”

 

“Hatırlamak istemediğiniz nedir?”

 

“Sarı… Sarı uzun saçlar… Bir peruk başımda. Aynada kendime bakıyorum. Yanımda kız kardeşim, onun da başına sarı peruk takılı. Annem… Annemi hatırlıyorum. O illet hastalığa yakalanmıştı. Kanser teşhisi konuldu. Kemoterapi ve şua tedavisi derken çok ağır geçti. O hayat dolu kadın gül gibi soldu. Omuzlarından aşağı inen sarı saçları, hazan yaprakları gibi ellerine döküldü. Bizim yanımızda acısını gizleyen, her şeyin yolunda gittiğine bizi inandırmaya çalışan gülümsemesi ve iç burkan yaralayan anısı. Öperek sevdiğim… Sol yanım, annem.”

 

Kalbinizde yaşayacağım. Beni ararsanız, özlerseniz oradayım demişti. Ben onu görmek, doya doya koklamak istiyordum. Bir türlü kabullenemedim annemin ölümünü, neden diyordum, neden? Bu erken veda neden? Oysa kız kardeşim benim gibi değildi, kabullenmişti bu acı gerçeği. Kesemedim göbek bağımı, kesemedim gönül bağımı. Günlerce, haftalarca yemeden içmeden kesildim. Sanki annemin bağrından zorla koparıp almışlardı beni. Reddettim, sonuna kadar reddettim… İsyan ettim.

 

Bir gün yine böyle kabullenemediğim bu acımla düşüncelere dalmışken. Başımın üzerinde, bir arı vızıltısı hissettim. Elimi bir kaç kez savurdum uzaklaşsın diye. Uzaklaşmadı. Tekrar savurdum. Bu sefer elim arıya çarptı, arı sendeledi ve yanı başımdaki masanın üzerine düştü. İçimde tarif edemediğim garip bir rahatlama oldu. Merakla arıya doğru yöneldim. Bundan sonrası ise malum. Korkutan, acımasız bir arkadaşlık. Arkadaşımın beline ipi bağladım, beraberce gezdik mahallede. Ve diğer arı arkadaşlarımla da, elimdeki iple kendime bağladığım düzinelerce arkadaşım oldu. Hiçbir yere gidemezlerdi… Ben izin vermiyordum. Eğer beni bırakıp gitmek için sokmaya yönelirlerse, o zaman da ipin ucundaki taşı yere bırakıyordum.

 

“Zihnimden silmeye çalıştığım bu anılarım, rüyalarımda benimle konuşmak istemişlerdi. Dün gece ilk defa bir rüya daha görmedim.”

 

“Peki, başka bir rüya gördünüz mü?”

 

“Annemi gördüm sadece, sarı saçları uzamıştı. Başının etrafında sarı arılar uçuşuyordu. Gözleri ışıl ışıl parlayarak bana baktı, kucaklamak için kollarını açtı, canım yavrum dedi. Sarıldım doya doya ağladım, kokusunu içine çektim… O sırada saçlarına bir arı kondu. Yavaşça arıyı aldım, gök yüzüne uçurdum. Uyandığımda, gözlerimden boncuk boncuk yaşlar süzülüyordu.”

 

Bir kaç titrek sözcük döküldü dudaklarımdan. Seni çok özledim annem diye fısıldadım. Ben, yıllarca benden ayrılmanı kabullenemedim. Senin bir suçun yokken ölümünden dolayı hissettiğim acıyla seni suçladım. Hayata karşı duyduğum bu öfkenin hedefini, kendime yönelterek intihar etmeyi seçmedim. Onun yerine en zararsız olduğunu düşündüğüm arılara zarar vermeyi seçtim. Böylece o içimde dinmek bilmeyen, kontrol edemediğim öfke, yer değiştiriyordu. Merhamet duygusu bilmeyen bir çocuğa dönüşmüştüm. Oysa kontrol edemediğimiz ve ölüm diye adlandırdığımız, yaşam akışımızın bir parçası olan zamanı belli bir gerçek vardı. “Kaderin yayı kurulu durur, vakti gelince boşalır.” Bunu haksızlık olarak yorumlamaktan vazgeçtim. Bizi aşan güçteki bu gerçeğin; Yaradanın yazdığı kader olduğunun idrâkine varmamla birlikte, ayrılık acısının verdiği isyandan kendimi özgür kıldım. Ölüm gerçeğiyle barıştım. Kendimle ve seninle de barıştım. Üzerimdeki yükten kurtulunca kendim için yapabileceğim en iyi şeyi yaptım. Hem kendimi hem de seni affettim. Artık esir arılarımın iplerinin düğümünü çözdüm ve özgür mavi göğe uçurdum…

Etiketler
ölüm Anne Rüya arılar apifobi psikiyatr

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap