Fikir Düşünce

Sistem Manifestosu

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Sistem Manifestosu

Gelin sizinle biraz dertleşelim sevgili okur. Yakın zamanda herhangi bir şehirde, herhangi bir AVM’ye gittiniz mi? Muhakkak gitmişsinizdir. Artık mantar gibi türeyen AVM’lerin ilik sömüren klimalı serinliğine direnmek oldukça zorlaşmış durumda zira… Eğer sıradan bir şehirde, sıradan bir AVM’nin sıradan bir lavabosunda elinizi yıkamak isterseniz elinize sabun yerine köpük geldiğini göreceksiniz. Modern hayat, elinizdeki sabunu köpürtürken derin, debdebeli ama bir o kadar da sevimli düşüncelere dalma zevkini bile çok görecektir size. Zaten köpürtülmüş olan sabuna su tutup hemen sessiz kapitalist çığlıklarla efsunlanmış gibi bir pantolona, bir gömleğe ederinin iki katı para vermeye devam etmelisiniz çünkü, vakit kaybedemezsiniz. Öyle ya, elinizdeki sabunu köpürtürken geçirdiğiniz birkaç dakikada sistem kumpaslarının farkına falan varırsınız da belki silkelenip kendinize gelirsiniz, neme lazım!

O zaman şimdi size soruyorum; sabunun bile köpürtülmüş halde insanlara sunulduğu bu modern dünyada  insanların en ufak zorlukta dibe çökmeleri, en büyük derdin kendisinde olduğunu sanmaları, anne babalarından daha sık aralarında güçlü(!) bağların bulunduğu psikiyatristlerini görmeleri, vitamin niyetine avuç avuç antidepresan almaları ve en önemlisi de mutluluk eşiklerinin her geçen gün biraz daha yukarıya tırmanıyor olması sizce de normal değil mi? 90’ların çocuklarıyla günümüz çocuklarını bir karşılaştırın. Hatırlasanıza, 90’ların çocukları ne de mutluydu. Onca zorluğun, derdin, tasanın, geçim kaygısının yanında mutlu olmayı da ihmal etmezlerdi. Patlak bir futbol topu ya da henüz standart güzellik algısının alttan alta empoze edilmediği bez bebekleriyle bir şekilde mutlu olmayı becerirdi bu haşarı çocuklar. Bir de şimdinin çocuklarına bakın! Ortalama bir ailenin çocuklarının dahi “hayır” ya da “olmaz” cevabına ne kadar az muhatap olduklarının farkında mısınız?

Peki bizim tek derdimiz çocuklarımızın mutlu olması değil miydi? İstedikleri her şey bir yolu bulunup yerine getirilen bu doyumsuz çocukların, hayatlarının herhangi bir evresinde alıştığı yaşam standartlarının altına düşmesi halinde köpük sabundan kalıp sabuna geçen modern insan yalpalamalarına gark olması sizce de kaçınılmaz bir son değil mi? Nerede kaldı çok sevdiğimiz çocuklarımızın mutluluğu? Aslına bakarsanız mesele yine aynı yere geliyor; mutluluk eşiklerimizin her geçen gün biraz daha yukarıya tırmanıyor olmasına… Modernizm, her gün vücudu içten içe yiyen bir kanser hücresi gibi insanoğlunun da kanaat duygusunu yiyip bitiriyor. İstiyor ki, biz her gün daha fazlasını, daha fazlasını isteyen insanlar olarak madden ve manen ziyana uğrarken; bizi bu döngüye mahkum edenler her gün madden ve manen daha fazlasını, daha fazlasını kazansın. Müslümanın feraset sahibi olmak zorunda oluşu nerede kaldı peki? Kur’an’ın muhtelif yerlerinde geçen “Hiç düşünmez misiniz, hiç akletmez misiniz?” uyarıları Allah Resulü’nün hadislerini reddetmek ya da ayetlere “Acaba mı?” demek için değil de böyle sistem kumpaslarına uyanmak içindir belki de, ne dersiniz?

Evet, modernizmin kanser ediciliğine her daim parlak zihinlerimizi muhafaza edip karşı durmalıyız, kabul. Ama bunu da komik ve olması ya da oldurulması insanı daha çok kansere sürükleyecek bir romantizmle sağlamaya çalışmanın da alemi yok doğrusu. “Aman hiç sokağa çıkmayalım, asla televizyon izlemeyelim, kat’iyen internete girmeyelim, alışveriş yapacak halimiz de yok ya canım, her şeyimizi kendimiz üretelim, hatta alışveriş yapıp internet kullananlara da en doğal hakkımızmış gibi kafir muamelesi yapalım, herkes kendi evinde yaşayıp mutlu olsun, eski zamanlarda anlatılan çiftçi masallarına ortak bir ömür sürelim, herkesin gözlerinden her an kalpçikler çıksın, ağlayacaksak da sadece mutluluktan ağlayalım…” Bahsettiğim böyle bir şey de değil elbet. Kaptan Fantastik filmini izleyenler bilecektir; bir süre sonra şartlara uyum sağlamak kaçınılmaz sondur. Kaptan bile dayanamamıştı! Mesele; sistemi değil, sistemin kölesi olmayı reddetmekte… Sistem bizi kullanan değil; bizim onu kullandığımız bir şey olmalıdır. Biz var olan sistemlere köle olan değil; bu sistemleri kendimiz için köleleştiren insanlar olmalıyız! Şayet internet bir sistem dayatması ise ona köle olmayı reddetmeli ve bize sadece fayda sağlayacak şekilde kullanıp onu bizim için köle haline getirmeliyiz. Ayaklarına prangalar vurulan neden hep biz oluyoruz, söylesenize? Neden o sanal prangaları modemimize, mobil verilerimize, televizyonlarımıza, cep telefonlarımıza takmayı akıl edemiyoruz biz? Unuttuk mu, akıl sahibi olan bizleriz! Mesele internet kullanmayı reddetmekten geçmiyor! Hiçbir sistemi kabul etmeyelim ve 21. yüzyılda minik komünler halinde mi yaşayalım yani? Hiçbir sistemi kabul etmeyelim, hiçbir kötülük bize dokunmasın, herkes mutluluktan sarhoş olsun, hiç kimsenin hiçbir karın ağrısı olmasın, ayağımıza taş değmesin… Böyle bir şey en azından dünya hayatı sınırları içinde mümkün mü sizce? Şirinler köyünde bile Gargamel vardı, hatırlasanıza! Yani demem o ki ne pembe panjurlu hayallerle kendimizi kandıralım ne de Allah’tan başkasına köle olalım. Bırakalım böyle aşırı romantiklikleri Allah aşkına… İfrat ya da tefrit değil; bize lazım olan yalnızca şuurlu bir itidaldir. Kaldı ki hep bu çağa Asiye ya da Mus’ab olmaktan bahsediyoruz ya, işte bu emel bizim pempe panjurlu hayallerimize sığmayacak kadar yüce! Bugün her türlü çeldiriciye rağmen ancak gerçek İslam’ı yaşayarak bu emele ulaşabiliriz. Asiye’nin çeldirisi kocası ve sarayı idi; Mus’ab’ın çeldiricisi ise malı ve güzel yaratılmış olması… Ama onlar o çağdan bu çağa isimlerini yazdırmayı bu çeldiricilere direnerek, kafa tutarak başardılar. Nasıl ki Asiye, ben firavuna sesimi çıkaramam, en iyisi susayım demediyse biz de ben asla  gerçek bir Müslüman gibi örtünemem, gerçek bir Müslüman gibi internet kullanamam diyemeyiz. Kendimizi evlerimize kapatıp asla insan içine çıkmamak mı bizi daha iyi Müslüman yapacak yani? Eğer bu işe yarayacak olsa idi ruhban hayatı yaşayamayı salık veren dinin üzerine yeni bir din gelmezdi. Her türlü çeldiriciye rağmen bu çağda Efendimiz(asm)’in “kardeşlerim” hitabına muhatap olmanın yolu, bu çeldiricilere karşı dik durmaktan geçiyor.

Artık bu çeldiricilere direnmenin yolu helal gıda hassasiyeti ile ürünlerin içeriklerini incelerken bir market reyonunda şaşı olmaktan mı, eve asla ve kat’a televizyon sokmamaktan mı, “Evet, evimizde internet var ama ölçü de şu” diyebilmekten mi, çocuklarımıza her istediklerinin her an olamayacağını öğretmeye çalışmaktan mı, kızlarımızın eline büyüdükleri zaman öyle olamadıkları için depresyona girip bıçak altına yatmak isteyecekleri barbie bebekler vermekten kaçınmaktan mı, oğullarımıza cinsiyetlerinin onlar için bir ayrıcalık olmadığını öğretmekten mi ya da bu çocukların belli bir eğitim seviyesine gelene dek eğitimlerine sistem çarklarına dahil olmadan “destek olabilmek” için önce kendimizi en iyi şekilde eğitmemiz gerektiğinden mi geçiyor orasını da siz kıymetli okurların tasarrufuna bırakıyorum. Zira bu durum her eve, her aileye, her bireye göre değişik ölçüler içermelidir ve içerecektir de! Ne olursa olsun, yeter ki sisteme köle olmadan yaşamanın bir yolunu bulalım. Aşırı modernizm ya da aşırı romantizm arasında debelenirken itidali elden bırakıp Asiye ya da Mus’ab olma şerefini elimizden kaçırmayalım.

Hem ne dersiniz, sizce de artık firavuna hayır demenin vakti gelmedi mi?

Etiketler
Efendi Dergi modernizm Pranga AVM Kapitalizm sistem kumpasları romantizm pembe panjur captan fantastic şirinler asiye mus'ab barbie bebek

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap