Teslimiyet Bilinci
- Ümmü Gülsüm Şavran
- 11 Aralık 2016 - 10:39
- 3 dk okuma süresi
- -
- 0
“Sevdiğim bir sözle giriş yapmak istiyorum; “Her şey düşlediğimiz gibi olsaydı buranın adı dünya değil, cennet olurdu.” Duyduğum andan itibaren aklıma kazınan bu cümle aslında birçok şeyin de açıklayıcısı niteliğindeydi. Örnek verecek olursam, bazen bir şeyi çok istersiniz gerçekleşmesi için defalarca dua edersiniz ama olmaz. Hem de öyle bir olmaz ki zaman geçtikçe düğümler çözülür, taşlar yerine oturur ve siz gerçekleşmeyen o isteğinizdeki hikmeti görünce; “Bir şey ancak bu kadar güzel olamazdı” der şükredersiniz… Bazen de tevafuklar art arda gelir, daha siz neyin ne olduğunu anlamadan olmaz dediğiniz oluverir. Hem de öyle bir oluverir ki ellerinizi açıp Rahmana dua edip defalarca teşekkür edersiniz…
İşte hayat dediğimiz tam da bu iki bilinmemezlik arasında saklı bir gizem… Olması gereken her ne ise er ya da geç olur ve olmaması gereken de şartlar el verse tüm kapılar ona açılıyor görünse dahi olmaz. Ama insanoğlu hep bir acelecilik ve hırsla hareket ettiği, yaşamını bu aceleciliğiyle idame ettirdiği için her istediğinin olmasını ister ve hatta ilk anda gerçekleşmesini bekler. “Hayır mı yoksa şer mi olur acaba” diye bakmaz isteklerine. Beklenti denen duygunun da pençesinde sabretmekten uzak hep bir isteme telaşıyla geçirir ömrünü. Hem duasında hayır olanı ister hem de istediği olmayınca sitem eder. “Hayırlı olan bu değilmiş” demez, demek istemez. Çünkü ona göre hayırlı olan kendi istediğidir. Kalbi sadece onunla tatmin olacak derecede bağlanmıştır isteğine… Hâlbuki görmezden geldiği bir gerçek vardır. Ra’d Suresi 28. Ayeti kerimede Rahman, “Onlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” buyurmaktadır. İnsanoğlunun bu hakikati unutup dünyevi arzulara karşı aşırı zaaf göstermesi ise kendisini karamsarlığa mahkum etmesine sebep olmaktadır.
Bazen de tam tersi yaşamlar çıkar karşımıza; teslimiyeti hakkını vererek yaşayan, her gördüğünden ibret almayı başaran insanlar… Rabbinin “oku” emrini hakkıyla yerine getiren ve kendisi başta olmak üzere kainatı, olaylar zincirini hal diliyle okuyup ders almayı bilen nadir rastlanan nadide insanlar… Onların sabır ve şükürleri imrenilecek boyuttadır. Onlar nasip kelimesinin Rahman’ın bir lütfu olduğunu bilir ve hayır olacak olanı isterler. İstekleri olunca da olmayınca da Rahman’ın uygun gördüğünün gerçekleşen olduğuna inanır, buna iman eder ve bu uğurda yaşarlar…
Kıyame Suresi 20-21. ayeti kerimelerde Rahman, “Hayır! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz. Ahireti ise bir yana bırakıyorsunuz.” diye seslenmekte ve dünyevi arzularımızın bizleri ahiret hazırlığımızdan alıkoyduğunu bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır. Teslimiyeti hakkıyla yaşayan insanlar ise bu ayetlerin idrakine varıp hayatlarına bu doğrultuda yön vermektedirler. Ve yine Rablerinin kendilerini yalnız ve bir başına bırakmayacağını da Kıyame Suresi 36. ayeti kerimeden (İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanır?) okuyup iman ettikleri Kur’an-ı Kerimin verdiği mesajları yaşamlarına rehber edip uygulamak için çalışmaktadırlar.
Velhasılı kelam Kur’an-ı Kerimi okuyup anlayarak, Rabbimizin bizlere asırlar evvel gönderdiği mesajları hayatımıza rehber edinmemiz gerek. Kulluk bilincimizin farkına varıp, isteklerimizi tevekkül çerçevesinde değerlendirmemiz gerek… Zikri ve şükrü dilimizden eksik etmeden Rahmana kulluk bilinciyle teslimiyet göstermemiz gerek. Rahman, Kur’an-ı kalbimizin baharı, gönlümüzün nuru kılsın. Bizlere kendi yolunda ilerleyen salih kullarından olmayı nasip etsin inşallah…
( Bu yazı, yazarın nefis muhasebesi sonucu kaleme alınmıştır. Sürç-i lisan etti ise af ola.)
Etiketler
Yazar Hakkında
Ümmü Gülsüm Şavran
Bir yanım hüzün bir yanım umut...
Yorumlar