Öykü

Yalnız Öleceksiniz!

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Yalnız Öleceksiniz!

Gittikçe durulan bir su gibiydi. Bir suyun dibi gibiydi de. Dipten yavaşça yüzeye doğru yükseldiğimi ve her şeyin, o bulanıklığın, o keşmekeşin kademe kademe berraklaştığını hissediyordum. İtfaiye sireni gibi bir ses kulaklarımı tırmalarken en son gördüğüm rüyadan kalan son sahneleri unutmamak için üstün bir çaba sarfediyordum bir yandan. Daha az önce içinde bulunup türlü ortamlar ve hayatlar canlanan o alemden, ellerimde eriyen kar ıslaklığıyla bir çöl ortasında kalmış gibiydim. İtfaiye sireninin telefonumun alarmı olduğunu idrak etmem neredeyse bir dakikamı aldı. Aslında çok erken uyanırım ama geç kalkarım. Her şeyi erteleme gibi illet bir huyum vardı ve alarmı adetim üzere yine ertelemek istedim, telefonun ekranına baktım....

Saat “kalk, giyin, koş otobüsü kaçıracaksın” saatiydi. Hemen kalktım, elimi yüzümü yıkayıp hızla saçlarımı topladım. Odama dönüp giyindim, ikiz kardeşim gibi olan sırt çantamı aldım. Artık mecburi moda olan maskemi elime aldım, ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Bütün bunları yapmam sadece üç dakikamı almıştı. Bu aslında bir becerinin değil de tembelliğin işaretidir. Neden daha özenli bir iş çıkarmak için daha erken davranıp geniş zaman üretmiyorum? Çünkü tembelim. Genlerimizde var. Zira bütün faturaların ödenmesi gereken gün son gündür. Yiyeceklerin tüketilme tarihi en son kullanma tarihidir. Geçmişimize bir dönüp bakarak bir muhasebe yapmamız gereken gün, en son günümüzdür. Ne acı...

Oturduğum sitenin yüzyirmi metrelik bir yokuşu var. Duvardan biraz eğik, oldukça yorucu bir yokuş. Yokuşu çıkmam 2-3 dakikamı alıyor. Yine bu da benim hızlı yürüyüp koştuğumu, kuvvetli olduğumu değil harika bir tembel olduğumugösteriyor. Maskem hala elimde çünkü nefes nefeseyim. Sitenin giriş kapısının baktığı caddeye ulaşınca maskemi takıp takmama konusunda tereddütte kaldım, çünkü hala nefesim düzelmemişti. Koşturmam gereken elli metrelik ayrı bir yokuş daha vardı, ki otobüs üst caddeden geçiyor.

Duraktaki yirmibirinci dakikam ve otobüsüm “dünyanın en gelmeyen otobüsü” ünvanını korumak için üstün bir mücadele sergiliyor. Ben durağa gelirken otobüsün gelmesine “beş dakika var” olan göstergeye göre aşırı tepki veriyorum. Sakin olmalıyım. Bir de şu yıldıran dejavu: “Maskenin önü arkası neresiydi?”

Sinirden duraktaki bankı ve cam korkulukları tekmelemek üzereyim. Sabah güneşinin öğle vaktini aratan yakıcılığı üzerime gelmeye başlıyor. Duraktaki otuzikinci dakikamda İETT danışmanın numarasını çeviriyorum ve “Merhaba iyi günler... Kemal... Bir ricam olacaktı.... Filan otobüsün sefer saatlerini hangi geri zekalı düzenliyorsa lütfen düzenlemesin. Bırakın dağınık kalsın. Süprüzlerle rahatlatın bizi.” diyor ve kapatıyorum. Acayip derecede öfkeliyim. Gelmesi gereken üç sefer yerine, duraktan sadece rüzgar ve müdavim tekir kedi geçti. Müdürümü arayıp durumu bildirdim ve gecikeceğimi söyledim. Nasıl konuştuğumu bilmiyorum, öyle ki adamcağız “Tamam Kemalcim sorun yok sakin ol neden bağırıyorsun?” diyor. Bağırıyor muyum?...

Biraz uzaktan bir camekanda otobüsün aksini görüyorum. Gelip durakta duruyor, akbilimi hazırlıyorum. Maskemi hızlıca yüzüme takıp açılan kapıya doğru gidiyorum. Otobüse binerken her seferinde niyet ettiğim üzere yine şoförle tartışmıyorum. Yine akbili basıp sessizce boşluklara doğru ilerliyoum. Salgın kimsenin umrunda değil. En umursayan kişi sanırım maskesi ile gerdanını güzelce kapayan balık etli teyze. Eldivenleri çok şık...

İnsan zihni böyledir. Bir şeyin ilk alevlendiği anlarda konuşur, dünyanın sonu temalı ucuz Holywood filmlerindeki gibi bir kargaşa hayal ederler. Her seferinde olduğu gibi onların sadece sinemalarda kurmacalarla mümkün olduğu bir kez daha tecrübe edilir, heyecan söner, korku azalır ve en sonunda yok sayılır. Öyle ya...

Kendi halimde ayakta duruyorum. Ara sıra dışarıya bakıyorum. Zaten geç kaldığım için saate bakma ihtiyacı hissetmiyorum. (yok saymak...) Derken bir kaç durak ileride otobüs yine durdu ve yolcu almaya başladı. Binen üç kişiden birisi olan genç kadın az sonra bize hayatımızın dersini verecekti....

Dışarıya bakıyordum. Akıp giden yola, yolda ilerleyen otobüse ve otobüsün içinde çalkalanan zamanıma bakıyordum. Yanımızdan geçip giden diğer araçlara bakıyordum. Bir sapağın başında doğuyordum. Bir sokaktan çocukluğum bana dil çıkarırken, ilerideki bir kavşakta büyüyordum. Ana yolda yetişkin adımlarım evyahlar çıkararak takırdıyordu. Hayatım koca bir şehir gibiydi. Gelip geçenler, gelip geçtiğim yerler, Üzerine su sıçrattıklarım, yaya iken bana yol vermeyenler, kısaca bütün hayatımı zihnimdeki karanlık bir odada izliyordum. Ta ki o ses duyulana kadar.

“Pardon bir dakika beni dinler misiniz?”

O anda ben dahil herkesin dikkati az ilerimde demire tutunarak ayakta duran genç kadına çevrildi. Muhtemelen uykusuzdu ve gözleri morarmıştı. Saçları özensizce toplanıp bir toka ile topuz şeklinde tutturulmuştu. Sesi gürdü ancak bir yılgınlığın tınılarını da barındırıyordu. Beş on saniye sonra herkesin kendisini duyduğundan emin olduktan sonra devam etti. Gözleri dolmuştu.

“Ben hastaneden geliyorum” dedi. Kısacık bir suskunluk arasından sonra devam etti, “Bütün gece hastenedeydim. Ondan önceki gece de hastanedeydim. Ve ondan önceki gece de... Anneme iki ay önce covid-19 teşhisi konuldu. İki aydır tedavi görüyor. Durumu kritik. Belki son haftaları hatta son günleri. Her gece gidiyorum bazen gündüzleri de ama kimseyle görüştürmüyorlar. O da kimseyi göremiyor. İrtibatımız sadece edoktorları, hemşireleri üzerinden. İhtimal, yalnız ölecek. Biliyor musunuz? Sizler de yalnız öleceksiniz! Sevenlerinizin özlemi ve sevdiklerinizin hasretiyle. Nefesiniz size hayat değil işkence olacak. Eğer o maskelerinizi takıp tedbirlerinizi almazsanız!...”

Kadın hıçkırıkları arasında gözyaşları ile bunları söylerken herkes heykel gibi kalmıştı. Muhtemelen kimisi deli olduğunu, kimisi yorgunluktan aşırı tepki verdiğini veya kimisi de çektiği acıdan dolayı konuştuğunu düşünmüştü. Kim ne düşündüye düşündü, ama bu otobüsteki çoğu kişinin maskelerini çenelerinden, gerdanlarından çekerek usulünce takmalarına engel olmadı. İnsanlara illa ki bir sert ikaz, bir acı gerçek mi gerekti?...

Bir süre sonra otobüs durdu ve inenler arasında o genç kadını gördüm. Herkes gibi ben de çok üzüldüm, o “gerçek” benim de suratıma bir şamar gibi patladı. Yolda ilerledikçe birbiriyle bir şekilde bağlantılı binlerce düşünce tilkiler gibi zihnimde dolaşmaya başladı. Kuyrukları arasında sosyal mesafe...

İnsanların yüzlerini net görebiliyordum bir süre sonra. Herkes bunalmışlığını, sıkılmışlığını gayet iyi bir biçimde dışarıya vuruyordu. Maskeler yine çene altına kaymıştı. En düzgün takanın burnu dışarıdaydı. Ve neredeyse tüm yüzlerde aynı şikayet:

“Çok sıcak...”

Etiketler
covid-19 salgın maske sosyalmesafe hastane karantina

Yazar Hakkında

Kemal Ağca

Mezar taşıma, "hep yazdı ama yazar olamadı..." yazın

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap