Yüzü Olmayan Adam
- Hulya Belkis Ertek
- 17 Şubat 2018 - 11:33
- 5 dk okuma süresi
- -
- 0
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok uzak diyarların birinde. Adı sanı bile unutulmuş topraklarda İkiz Gökkuşağı Vadisi’nde, yüzü olmayan bir adam yaşarmış. Bu adamcağız öylesine fakir öylesine fakirmiş ki, çam iğnelerinden yapılmış bir kulübede yaşarmış. Kulübesi nice fırtınalara dayanacak kadar sağlammış. Bu dünyada bir tek anacığı varmış.
Anası her gün ona, “Ey can evladım! Ne zaman gidip alacaksın yüzünü yüzler hanından?” diye yakınırmış. Oğlu da, “Gönlü güzel anam, huyuma uygun yüz bulamıyorum.” diye cevap verirmiş.
Aslında bu adamcağızın bir yüzü varmış. Ama gören gözlerine, koku alan burnuna rağmen yüzünün olmadığını zannedermiş. Anası da bunu evladının yüzüne vurmaz. Yüzler hanında insanlara yüz verildiğiyle ilgili, kendi annesinden duyduğu masalı anlatırmış. Bir gün anasının elini öperek, “Anacığım ben uzak diyarlarda kendime uygun bir yüz aramaya gidiyorum.” demiş ve azığını yanına alarak yola koyulmuş.
Az gitmiş uz gitmiş. Bilinmeyen diyarlarda bir arpa boyu yol gitmiş. Günler günleri, geceler geceleri kovalamış. Öylesine yorulmuş ki bir adım atacak hali kalmamış. Dudakları çöl toprakları kadar kupkuru olmuş. Midesi açlıktan kör kuyular gibi içine çekilmiş. Çaresizlikten bir ağacın altına yığılıvermiş. Ne yapacağını kara kara düşünmeye başlamış. O anda gözüne dinlenmek için altına uzandığı ağaç ilişivermiş. Koskocaman, yaşlı bir ağaçmış bu. Gövdesi elli adım kadar varmış. Yaprakları da kendi gibi büyükmüş ve mor renkteymiş. Daha dikkatli bakınca bir de ne görsün? Ağacın gövdesinde parlak ışıklarla yazılmış bir yazı duruyormuş. “Mor Salkım Müzesi”. Merakla yattığı yerden doğrulmuş. Ağaca doğru yönelmiş. Parlak ışıklara doğru elini uzatmış. O anda bir el hoop diyerek onu, sanki ağacın gövdesi yokmuşçasına ağacın içine çekivermiş. Korkuyla gözlerini açtığında kendini ağacın içinde buluvermiş. Dikkatle etrafına bakınmış. Aşağıya doğru inen taş basamakları görmüş, çekinerek aşağıya doğru inmiş. “Kimse yok mu? Kimse yok mu?” diye seslenirken, “Buraya gelin.” diyerek, gürleyen kalınca bir ses duymuş.
Merakla sese doğru yönelmiş. İçeride yüzünde bezden bir maske olan, ufacık mı ufacık bir adam duruyormuş. Maskenin sadece burnu gözü ve ağız kısımlarında, küçük birer deliği varmış. Bu ufacık adam elinde bir kalem ve bir de defter tutuyormuş. “Burası Yüzler Hanı kapısıdır. Ben de Cüce Hancı’yım. Yüzler Hanı Masalını duyanlar ancak burayı bulabilirler.” demiş ve elindeki kalemle defteri bizim gezgine uzatmış. “Ben ne yazacağım ki buraya?” diye, çaresizce kendi kendine düşünmüş Yüzsüz Adam. Hancı, sanki düşüncelerini duymuş gibi, “Nasıl bir yüz istediğini, yazacaksın!” demiş.
Kara kara mı desem, karaları bağladı mı desem. Bir karanlık geceye dönüşmüş düşünceleri .Yüzünü özlemiş bir an. Hafızasını zorlamış, derinlerden gelen ürkek bir ses “Ben buradayım.” diyormuş. Ne yapacağını bilmez bir halde, ümitsizce bakmış Cüce Hancı’ya. Cüce Hancı, “Hadi yaz!” demiş. “Ürkek sesim, benim aradığım yüzüm olsun.” diyerek yazmış ak deftere. Hancı gülümsemiş ve Yüzsüz Adam’a, “Hadi bakalım şimdi şu duvardaki asılı yüz aynasına bak.” demiş.
Heyecandan nefesi kesilmiş bir halde aynaya doğru yönelmiş. Yüzündeki maskeyi yukarı kaldırarak çıkarmış. Karşısında beyaz tenli, gözleri kocaman kocaman açılmış, şaşkınlıkla bakan genç bir adam duruyormuş. Bu yüzü hatırlamış. Ve bu yüzle birlikte kulübelerinin ön bahçesindeki mor salkımlı sümbüllerin açtığı kocaman ağaçlarını da. O günlere dönmüş birden, hep çirkin olduğunu düşünürmüş. O yüzden küsmüş aynalara. Bir yabancıyla konuşurken yüzünü elleriyle kapatarak gizlermiş. İkiz Gökkuşağı Vadisi halkı, garipserlermiş bu durumu. Aslında pırıl pırıl ay gibi bir yüzü, kömür karası gözleri, upuzun kirpikleri varmış. Ama kendini olduğundan çok daha farklı ve çirkin görürmüş. O yüzden anacığı evladının yüzüne takması için, bir maske dikip vermiş. Babası da böyleymiş. Kendilerini çirkin görme hastalığına tutulmuşlar. Mor salkım ağacının yemişleriyle beslenirlermiş. Sadece onların bahçesinde yetişirmiş bu ağaç. Masal bu ya, mor salkım ağacının yemişleri büyülüymüş. Bu büyü ailenin kaderi olmuş. Büyüyü sadece Yüzler Hanı’ndaki cüce çözebiliyormuş. Cüce Hancı onu kaderinde, yüzünü astığı yerde aynalara barıştırmış. Aslında onun öz be öz dayısıymış. Yüzsüz Adam bu gerçeği duvara asılı aynaya baktıktan sonra, çocukluğunun ona seslenen ürkek sesiyle hatırlamış.
O anda omuzuna değen bir elin, sertçe sarsmasıyla düşüncelerinden sıyrılmış. Başını omuzuna değen ele doğru çevirmiş. Bir de ne görsün, Cüce Hancı güldür güldür gülerek ona doğru bakıyormuş. O an anılarında dayısına ettiği kabahati can bulmuş ve utancından gözlerini yeni yetme bir delikanlı gibi yere doğru indirmiş. Kendi çirkinliğinin gömleğini kendi üzerine giydiği gibi, dayısının ufacıklığının vebalini de dayısının küçücük omuzlarına asmış. Yüzsüz Adam, o zamanlar adamcağızla cüce olduğu için hiç konuşmazmış. Ben çirkin o ise ufacık mı ufacık der; dayısı onlara geldiğinde, göz oyukları delik olan maskesinin deliklerini bile, dayısını görmemek için kapatırmış. Aslında dayısı, çok bilge bir adammış. Ailesinin bu çirkin görme hastalığını bilir ve bu durumu önemsemezmiş. Büyülü aynaya bakıp gerçeği görecekleri gün zamanda piştiğinde, onları Yüzler Hanı’na getireceğini bilirmiş. Zaman onlara gerçeğin kapısını açtığında, ancak o vakit gerçeğin sıcak yüzüne bakarak, sanki yeniden doğarlarmış hayata.
Ahh ahh..diyerek kendi kendine iç geçirmiş eskinin yüzü olmayan, bu günün yüzü olan adamı. O an hemen aldığı bir kararla, dayısının yanına giderek gönlünü almak istemiş. Hiç vakit kaybetmeden çam iğnelerinden yapılmış kulübelerinden çıkarak hızla yola koyulmuş. Rüzgara kapılmış bulutlar gibi hafiflemiş adımları. Az gitmiş uz gitmiş. Dereleri tepeleri aşarak, bahçelerindeki mor salkım ağacına ulaşmış. Ağacın gövdesinde Mor Salkım Müzesi yazan parlak ışıklara doğru tekrar elini uzatmış… Ve yine hooop diyerek kendisini çeken elle, ağacın içinde kendini buluvermiş. Aşağıya doğru inen taş basamaklı merdivenlere doğru yönelmiş. Dayısının olduğu yere doğru hızla ilerlemiş. Dayısı oradaymış fakat bu sefer yüzünde bezden maskesi yokmuş. Aynı şekilde yine güldür gülerek yönelmiş, eskinin yüzsüz adamına. Bilgeliğinin verdiği tevazuyla kollarını sonuna kadar açarak, “Gel!…” demiş yeğenine. Yılların silemediği sevgileri tekrar harlanmış o an. Dayısının kollarında eski yıllarında yaptığı yanlışların mahcubiyetini yaşamış bir an. Sonra gözlerini dayısının gözlerine yönelterek, “Can dayım, hakkının acısını siler misin kalbinden, cahilliğimin kibrini helal et.” demiş. Dayısı gürül gürül gürlüyen kalınca sesiyle, “Bu bizim ailemizin hastalığıdır. Ve bu büyü kaderimiz olmuştur. Affediyorum, gönlün rahat olsun kardeşimin canı.” diyerek ona tekrar sarılmış.
Kulübesine döndüğü zaman eskinin Yüzsüz Adamı, İkiz Gökkuşağı Vadisi’nde masallara konu olan yüzünün maskesini, mor salkım ağacına bakan odalarının duvarına bir tablo gibi asmış. Ne zaman dayısıyla tekrar bir araya gelseler, anacığı duvardaki maskeyi göstererek, hafif buruk bir ifadeyle onlara bakarmış. Ve hep birlikte sımsıcak bir kalple gülümserlermiş birbirlerine. İman eden kalplerimizi, kibrin yerleri süpüren eteğiyle hicâbın nurundan uzaklaştırma Allah’ım. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine der, masalların yolunu yakın ederiz.
Yorumlar